Çarşamba, Ekim 05, 2016 -
0 Yorum
0 Yorum
Edibler [Eli Kalemli-Dili Kelamlı]; Edebli Olmalı...
Edebiyat’a
merakımın başladığı yıllarda üç kavram çok ilgimi çekmişti; “Edib”, “Makale” ve
“Ajans”. O gün bugündür, bu üç terimin özelliğini bir arada bulunduran
insanlar, gözümde hep ulaşılması zor, farklı ve eşsiz bir makâmda olmuştur.
Zaman zaman o tadı
alabilmek, belki de kendimi eşsiz anlarda, bu harika insanlarla berabermişim
gibi hissedebilmek için birkaç harften kelimeler ve cümleler kurar; kendimle
yaptığım bir sohbet oluşturmaya çalışırım.
Düşünsenize;
Ashab-ı Suffe ile Efendimiz’in irfanının kokusunu hissediyorsunuz ve dünyanın
gelmiş geçmiş en Arif Topluluğu ile adeta fezada yolculuk yapıyorsunuz. Veya
İmam-ı A’zam’ın Kûfe Mescidi’ndesiniz, ders halkasına katılmışsınız ya da Mescid-i Nebi'desiniz, Nebi (as) önünüzde, İmameyn
yanınızda ve “Mü'min ve Müslüman” olmayı öğreniyorsunuz.
Beyt’ül-Hikme’de
dünya bilgi sermayesinin ilk örneği kitapların kokusu eşliğinde asırları
aydınlatan âlimlerin arasında “semayı rasat” ederken; Şah-ı Nakşibend’le,
Gavs-ı Âzam Geylanî’nin önünde diz kırıp, “kul olma”nın huzurunu yaşıyor, Hacı
Bektaş’ın “zühd”ü, Hacı Bayram’ın ”sükunet”i ile rahatlıyorsunuz.
Nizamü’l-Mülk’te “medeniyet”i, Sahn-ı Semân’da “irfan”ı, İbn-i Rüşd’de “ilm”i,
İmam-ı Rabbani’de “fazilet”i tadıyorsunuz.
Bir Osmanlı
Efendisi’nin yanında, bir fincan kahve tadında “âdâb”ı, Nâbî’nin mısralarında
“Efendimizin rayihası”nı içinize çekiyor, Bediüzzaman’ın dersinde “iman lezzeti”ni
fark ediyorsunuz.
Yahya Kemal’le
“İstanbul”, Tanpınar’la “Erzurum”, Necip Fazıl’la “Sakarya” ziyaretgâhınız
oluyor. Mehmet Akif’le “Hicret”, Orhan Veli’yle “yalnızlık”, Nazım Hikmet’le
“acı”, Cemal Süreya’yla “realite”, Sezai Karakoç’la “Anadolu”, Eşref Edib’le
“mazi”, velhâsıl “Edebiyatlı Edeb”; zihninizde bir hücre, tanıdığınız bir kimlik
oluyor, vesselam.
Başka nereden
ve nasıl alır insan, Anadolu’nun has kokusunu, Hâlık’ın yoğurduğu mayamız olan
topraktan? Ya “edibler edepli olmalı” demeniz gerekir veya “edeb ya Hû”. Ya da
kelam etmeme kibarlığını gösterip, Kibar’ın kelamına tabi olmanız lazım gelir.
Bütün bu
duygular içinde gelgitler yaşarken ben, hep bu mümtaz meclislerde hayalen seyirci,
mealen dinleyici olmak lezzetini tadıp durdum.
Eğer basın
dünyasında makale yazma cür’etini göstermeye cesaret ve mecalim olsaydı, “Vira
Bismillah” deyip, “ilk yazı”mı her halde şu içerikte kaleme alırdım.
Bugün “medya”
namıyla çok fonksiyonlu olarak var olan ve başlangıçta ediblerin “ajans” veya
“gazete” dediği; olaylar hakkında bilgi vermesi gereken basın faaliyetleri
ülkemizde ilk olarak, 1831’de ilk resmi gazete olan Takvim-i Vekâyi ve 1860’da
ilk özel gazete olan Tercümân-ı Ahvâl ile başlamış.
O yıllarda bol miktarda batı hayranı
bulunduğu için ve dahi lisanda rağbet edilen dil özellikle Fransızca olduğu
için gazeteye “Jurnal”, gazeteciye de “Jurnalci” ismi verilmiş. Sonraki
yıllarda “tab etmek” emek vermeyi gerektirdiğinden, kolay olan “basın” demek ve
olayları, insanları ve hakikatleri ifade ederken “press” etmek daha uygun
görülmüş.
Maalesef işin
başında, Journal kelimesinin özündeki “kamuya güncel olaylara ilişkin bilgi
verme” amacı birçok insan evladı tarafından göz ardı edilmiş. Özellikle çözüm
ve çarenin parçası olamadığı için;
- Kişilik ve omurga kayması yaşayanlar;
- IQ’ları ayakkabı numaralarından küçük
olanlar;
- “Benim değilse hiç kimsenin olmasın
zihniyeti”ni hayat felsefesi yapanlar;
- Hakkı değirmene ait bir kavram, vefayı da
boza meşrubatı markası zannedenler;
- Vücuduna giren nimetle çıkan herzenin
keyfiyeti arasında fark görmeyenler, belki de aramayanlar;
- Şekli benziyor diye beyinleri ile değil
bağırsakları ile düşünenler;
- Ses çıkarıyor diye ağzının yerine mâba’dini
kullananlar
o gün bu gündür
“jurnal”i “biriyle ilgili olarak yetkililere verilen kötüleme, ihbar yazısı
(TDK)”, “Jurnalcilik”i de “jurnal ederek yetkililere, yöneticilere yaranmaya
çalışma işi (TDK)” diye anladılar, uyguladılar ve o yolda da devam ediyorlar.
“Muhabir” olmak
yerine “muhbir” olmayı tercih ettiler. O kadar ki; bu zatların birçok kişisi;
“duayen”i, “usta”sı, “çaylak”ı, “stajyer”i, “çömez”i hatta “çakal tiynetli” ve
“yılan ahlâklı” olanları maalesef bu coğrafyada “habercilik” değil,
“jurnalcilik” yaptı; “muhabirlik” değil, “muhbirlik” yaptı; “düşünüp yazan”
değil, “düşünüp bozan” oldu; “fikir üreten” değil, “beyin ve ömür çürüten” oldu; “news”
içeren/içermesi gereken “paper”ları, maalesef “toiletpaper” haline getirdi ve kullandı.
Tabi şu harika
sözü unutmak da mümkün değil; “marifet, iltifata tabidir”. Eğer sergileyecek
özel bir yeteneğiniz (!) varsa, tencere ile kapak arasındaki uyum zorunluluğu
gereği, bu yetenekten (!) gıda alması gerekenler (!) de mutlaka bulunacaktır
diye düşünülebilir.
Bu esnada akla
“sorumluluk marifet sahibi” olan da mı, yoksa “bu marifete iltifat eden” de mi
şeklinde bir sual de gelebilir. Cevabı ben bilmiyorum. Ama ya tencerenin
içindeki “kabağın” ya da üstündeki “kapağın” bildiğine eminim.
Ancak çok iyi
bildiğim başka bir husus var. Yeryüzünde bir ülkenin nüfusunun tamamını tarayıp
rahle-i tedrisinden geçiren; tamamı üniversite eğitimi almış insanlardan oluşan
“öğretmenlikten başka bir meslek ve biz öğretmenlerden başka bir insan evladı
yok.”
Bu hakikat orta
yerde dururken,
- Okumayan;
okuduğunu anlayamayan;
- Anladığını
yazamayan; yazdığını okuyamayan ve okuduğunu da yazdığını da anlayamayan;
- Üretemeyen;
aydınlanamayan ve aydınlatamayan;
- Siyah ve
beyazdan başka renk bilmeyen;
- Kargadan
başka kuş, şişhane yokuşundan başka yokuş tanımayan;
- Çalışana
inek, okuyana deli, düşünene üşütük, yazana zırvacı, yardım edene enayi diyen;
- Ve nihayet
“kitab”ı yel değirmeni zanneden bütün insan evlatlarının sorumluluğu ben de
dâhil bütün meslektaşlarımın üzerindedir.
Bu mesuliyeti
hissetmeyen öğretmenlerden sorumsuzluklarının hesabının dünyada sual edilmesi
veya verilmesi mümkün olur mu bir şey diyemem? Ama bu yükü hem kendi hesabıma,
hem de meslektaşlarım hesabına omuzlarımda o kadar hissediyorum ki; Ruz-ı
Mahşer’de Allah (cc) yardımcımız olsun.
Denilir ki, insan
evladının ilk ve ilkel gazetesi MÖ 59 yılında “Acta Diurna” adıyla, “fethedilen
topraklar, siyasi gelişmeler, toplumsal olaylar ve gladyatör dövüşlerinin
sonuçlarını” duyurmak amacıyla “ilk baskı” olarak Romalılar tarafından
çıkarılmış; merak eden herkesin bu bilgiyi edinme imkânı var. Ancak hiç kimse,
insan evladının kıyamet kopmadan hemen önce çıkaracağı “son baskı”yı bekleme,
görme, bilme imkân ve ihtimaline asla sahip olmayacak.
Şu halde ortada
duran yegâne hakikat şudur; eline kalem/klavye alan ve bilumum medya mevraları ile “kamuyu aydınlatma ve
bilgilendirme” görevini yapmaya çalışanlar da dâhil olmak üzere hayat hakkı
kazanmış bütün insan evlatları, Mahkeme-i Kübrâ’da Hâlık-ı Semavât ve Aradîn
-Yerlerin ve Göklerin Yaratıcısı- ve Mâlik-i Yevmi’d-din -Hesap Gününün Sahibi-
olan Zât’ın;
kimlere Âdil, Rahmân, Rahîm, Gaffâr, Mücîb, Mevlâ gibi isimleri gereği olarak;
- Semî -Her Şeyi Duyan,
- Basîr -Her Şeyi Gören,
- Alîm -Her Şeyi Bilen,
- Habîr -Her Şeyden Haberi olan,
- Hâkim -Her Şeye Hükmeden,
- Hâsib -Hesapları En İyi Gören,
- Kâtib -Her Şeyi kaydeden
kimlere Âdil, Rahmân, Rahîm, Gaffâr, Mücîb, Mevlâ gibi isimleri gereği olarak;
- Semî -Her Şeyi Duyan,
- Basîr -Her Şeyi Gören,
- Alîm -Her Şeyi Bilen,
- Habîr -Her Şeyden Haberi olan,
- Hâkim -Her Şeye Hükmeden,
- Hâsib -Hesapları En İyi Gören,
- Kâtib -Her Şeyi kaydeden
kimlere de yine Âdil, Rahmân, Rahîm, Gaffâr, Mücîb, Mevlâ gibi isimleri gereği olarak;
- Mu’azzib -Suçluları Cezalandıran;
- Kahhar, Cebbar -Azgın ve Zalimleri Kahredip Masumlara derman Olan,
- Müntekîym -Suçluları Cezalandıran,
- Mühlik -Azgınları ve Zalimleri Helak eden,
- Mübrim -Hile ve Fitnecilerin Tuzağını Bozup Cezalandıran
- Mu’azzib -Suçluları Cezalandıran;
- Kahhar, Cebbar -Azgın ve Zalimleri Kahredip Masumlara derman Olan,
- Müntekîym -Suçluları Cezalandıran,
- Mühlik -Azgınları ve Zalimleri Helak eden,
- Mübrim -Hile ve Fitnecilerin Tuzağını Bozup Cezalandıran
Esma-i
Hüsnâ’larıyla muamele edeceğini bildirmek için tab edeceği “Son Baskı”yı BEKLEYECEK, GÖRECEK, BİLECEK. El-hamdü
lillâhi alâ külli hâl, sive’l-küfri ve’d-dalâl.
EL-HAMDÜ
LİLLAH.
Dedim ya, eğer
makale yazacak olsaydım bu içerikte bir “ilk yazı” yazardım ve sonraki her
yazımı/makalemi/haberimi yazdıktan/yaptıktan sonra kul hakkını yüklenmeyeyim, toplumda bozgunculuk
ve fitne çıkarmayayım diye bu yazımı okuyup süzgeçten geçirdikten sonra “baskı/tab/yayın”
adı her ne ise o iş için gönderirdim, herhalde…
Öyle ise müjdeler olsun;
Edebli
“Edibler”e,
Hakikat
âşıklarına ve
Allah (cc) sevdalılarına…
Yazıklar olsun;
Kontrolsüzlere/anarşistlere,
Fitnecilere/bozgunculara,
Fikrin ve
bilginin namusunu kirleten edepsiz e“dipler”e…
“Veyl” onların
âkıbetlerine…
Ma’as-selam.
Engin MUTLU








0 yorum:
Yorum Gönder