2 Nisan 2022 Cumartesi

Cumartesi, Nisan 02, 2022 - 0 Yorum

Kalanlar...

 

Emanet’i paylaşmak güzeldir; sahibi Mevlâ’dır çünkü. Mevlâ’dan olanı, almak da taşımak da teslim etmek de meşakkatlidir ama hayrdır, iyidir; iyi gelir.

Elleri duada Sahib’inden rahmet bekleyen nebatât; derileri pul pul dökülmüş, dudakları bükülmüş çiçekler; pencereleri perdelerle kilitli odalarda, ihtiyar duvarlara sırtını yaslamış rafların sararmış kitapları; geride bırakılmış zamanları da sarartmak istercesine silikleşmiş resimler; unutulmanın verdiği hüzünle çatlamış topraklar gibi karaya bulanmış sözlerin yırttığı kalpler; teslim alınırken ki haliyle İlk Sahib’ine iade edilircesine, kimsesi sadece Yaratan olan kimsesizler yaşamak için biraz suya, bir miktar havaya, az biraz güneşe ve kafi miktar sevgiye olan ihtiyaçlarıyla, biriktirebildiklerini teslim edecek sadık bir emanetçiye ihtiyaç duyarlar.
 
Kalanlar; arkada bırakılanlar. Safını terk etmeyen, kelamını kalbinden öteye, uzağa bırakmayan; zihnini sözüne, sözünü kalbine, kalbini dizlerine, dizlerini nefesine, nefesini emanetine derman ederek vefadan taviz vermeyenler. Her gün batımında, başka duygulara iltica etmeyenler, göçemeyenler, gözü yolda kalmayanlar; gitmeyenler. Siperini terk etmedikleri hatta etmeyecekleri için emanetin başında ve ona lâyık kalabilen ne bahtlı kullardır, kalanlar.
 
Filhakika, Emanet’e olan liyakati tespit edebilmek için dönüp “hayat”a nazar etmek lazım gelir. Hem de geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanın aldatmacasına dalmadan “kamilen, bitamâmihâ hayat”a tarassut ederek bakmak. Kulun güneşi görebildiği kesik kesik anlar gibi değil, güneşin mahlukatı kuşattığı bütünlükle hayata bakmak. Yani nefes ve adımlardan mürekkep, adına dünya hayatı denilen “serencam”ı tetkik etmek icab eder. Zira hayatın mânâsı özellikle seyelânının zeval vakti yaklaştığında, her şey kemale ermek üzereyken kendini gösterecektir. Yaratılan olmanın lezzeti tam da bu esnada tadını hissettirir ki; Hâlik’ına şükrü maya edebilme nimeti nasib olsun insana, bilhassa “kalanlar”a.
 
Bir de “ayaklarını arza mıhlamış gibi; ahd-ü peymânına, sözüne ve gönlüne ve kalanlara kıymet verebilme meziyeti” vardır ki; adına vefa denmiştir. İşte sır odur ki; vefa sahilinde karaya oturanlar ile ilk dalgada demir alarak fısıltı ve bencilliğin rüzgarıyla nefsinin nefesine kapılıp ayrılanlar arasındaki farkı aşikâr eder bir büyük yiğitliktir vefa. Her şeye rağmen doğru tarafta olanlardır; kalanlar ve vafakârlar. Ne bırakan ne geçen ne de giden olmayanlar; ahdine vefalı olanlarla, vefalılara vefalı “kalanlar”.
 
Bütün zahmetini, sıkıntısını ve ağırlığını lezzet bilerek tatmak pahasına sevdasıyla kalanlar.
 
Kalanlardan olabilmek ancak sabit kadem bekleyenlerin erebildiği, harikulade ilahî gaye ve sanata namzet olmak demektir. Kalana “bakiye” denmesinin sebebi, Bâkî Olan'a ve Bâkî Olan’la olana kalmak manasına geldiği için değil midir? Şu var ki; bakiye olurken de her şey kararında olmalı, dengede kalmalı. Değilse fazlası eksik kalır, azı ziyan olur. Kanaatimce, muhasebe denilen şey de bu olmalı.
 
Kalanlar’ı muhtaç, çaresiz veya aciz gibi görmek, bırakılan kabul etmek, tükendi saymak, terkedilen zannetmek; emaneti Sahib’ine vermek hazzı ile rızaya kavuşmak için Rablerinden müjde bekleme nimetini tadamayan vefasızların algıda hata yapmalarındandır. Yoksa, ne kimse ne de hiçbir şey geride kalmaz, ne kimse ne de hiçbir şey kalıcı değil; Emanetin Sahibi’nden gayri.
 
Sevgi bulutlarının beslediği sevda yağmurlarında; çiçek gibi, duvar gibi, kitap gibi, resim gibi ve kalp gibi beklerken damla damla, mevsim mevsim, anbean arınan kullar; aşk ne güzel de yakışıyor üstünüze. Emaneti sahibine verebilme lütfuna kalanlar; aşk nasılda parlıyor gölgelerinizde.
 
Aşk’a, aşkına, âşıklara ve âşıklarla kalanlar, yalnız kaldıkları halde kimsesi Bâkî olan en bahtiyar insanlardır.
Vesselam.
 
İstinye
Engin MUTLU
_________________________

0 yorum:

Yorum Gönder