Pazartesi, Mayıs 30, 2022 -
0 Yorum
0 Yorum
Belde-i Feth’e Vefa 1 Kapı-Duvar Olmak / 2 Kör-Sağır Kalmak
Belde-i Feth’e Vefa 1- Kapı-Duvar Olmak
"Constantinopolis" diye yazıldı, "Istanbul" diye okunur. "Zeytinburnu" diye yazıldı, "Kıymetibilinmez" diye okunur.
Fetih denince Mekke-i Mükerreme'den sonra akımıza ilk gelen mekân İstanbul, Fâtih deyince de Sultan Murad oğlu Sultan Mehmed; nam-ı diğer Ni'me'l-Emîr Fâtih Sultan Muhammed Han. Tabi bu tasavvur İstanbul'un havasını teneffüs etmeye alışmışlar için böyle, değilse evvel emirde Efendimiz Hz. Muhammed'in (sav) Mekke’yi, Hz. Fâruk'un (ra) Kudüs'ü fethi gibi pek çok yerin ta’dâdı mümkündür.
Fetih denince Mekke-i Mükerreme'den sonra akımıza ilk gelen mekân İstanbul, Fâtih deyince de Sultan Murad oğlu Sultan Mehmed; nam-ı diğer Ni'me'l-Emîr Fâtih Sultan Muhammed Han. Tabi bu tasavvur İstanbul'un havasını teneffüs etmeye alışmışlar için böyle, değilse evvel emirde Efendimiz Hz. Muhammed'in (sav) Mekke’yi, Hz. Fâruk'un (ra) Kudüs'ü fethi gibi pek çok yerin ta’dâdı mümkündür.
Bir vesile Istanbul bahsi açıldığında Ni’me’l-Emir - Ni’me’l-Ceyş Hadîsi’ni zikretmeden kelam tamamlanmış olamaz. Peşinden, Sancakdâr-ı Rasûl Halid b. Zeyd Ebâ Eyyûb El-Ensârî’yi ve Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi’ni mevzua eklemek âdettendir. Lakin, sohbetlerin ya da yazılanların; kıyısında-köşesinde, önünde-arasında, içinde-dışında, doğrudan veya dolaylı da olsa; Kitâb-ı Mübîn'de, Rûm Sûresi’nin ilk beş ayetinde Cenâb-ı Mevlâ’nın İstanbul'un fethini de müjdelemiş olabileceği dikkatlerden kaçar, da ne dile ne kulağa ne de kaleme bir elif miktarı kadar da olsa takılmaz. Ne sebepledir çözemedim; sûrede anlatılan mânâyı hep, bir muharebeden ve ona nisbetle verilen fetih müjdesinden ve bu vesile ile Ashab’a manevi destek, moral vermek maksadından ibaret saymak kâfi görülmüştür.
Peki, bu ilahî müjdeyi niçin, Rumeli diyarındaki fetihler olarak yahut Roma ile yapılacak gazâlardaki galibiyetler çerçevesinde de kabul etmeyiz? Neden Kudüs ile Istanbul’u da Rum’a “gulibet” kapsamında düşünmeyiz, bilmeyiz veya anlayamayız; ben, bunu çözemedim? Yani demem odur ki; söz konusu ayet niçin, hangi sebeple Istanbul'un fethine dair Hz. Peygamber (as)’ın müjdesine kaynak ve dahi fethe açık işaret sayılmaz, bu zâviyeden değerlendirilmez? Istanbul’un fethine ilk beşaret addedilmez de görmezden ve duymazdan gelinir; cevabı bir ehl-i hâlin izahına muhtaçtır; bendeniz bulamadı.
"Rûm’a galebe çalınacağı"na dair göz ardı edilen bu İlahî Bilgi'nin haricinde, hakikatinden gafil olduğumuzu düşündüğüm, zihnimde cevabını bulamadığım Feth-i Konstantiniyye ile ilgili bir başka husus daha vardır ki; bu fakiri “dilhûn ve bi’l-keder” etmektedir. Ni’mel-Emir ve Ni’me’l-Ceyş’in terini soğutan, karnını doyuran, suyunu ikram eden; yorgunken yatak; ibadetine mescid; derdine ortak; yarasına hastahane olmuş "yegâne toprak parçası", niçin, hem de asırlardır bu meyanda yani fetihle alakalı konularda öksüz ve yetim muamelesine maruz bırakıldı, gözardı edildi? “Kapılar arkası”na atılarak/tutularak unutuldu ve bu meyanda halen sahipsiz, gariban bir kisve giydirilmek suretiyle banliyö muamelesine layık görülmektedir?
Ehl-i vicdana ve insafa; “Elliüç Gün”e vâkıf ilim sahiplerine; Istanbul’u nefeslenip, yine onu yurt ve aşk edinmişlere sual ediyorum, Allah rızası için izah ediniz; iki tarafı suyla mücavir Konstantiniyye’nin üçüncü cephesi de suyla çevrili olsaydı, kime ne zaman nasib olurdu Feth-i Mübarek, ya da olur muydu? Zira iki tarafındaki derya, selefleri ve cedleri gibi Sultan Mehmed'e de set olmuş, fetih için müseade vermemişti.
Bir ucu Balkanlar’da, diğer ucu Anadolu’da bulunan Devlet-i Aliyye’nin ortasında kara bir leke gibi duran Konstantiniyye’nin şenlendirilmesi ve ağartılması hususunda; Sultan Mehmed'in gençliği, azmi, ilmi ve irfanı, oraganizasyon becerisi yaşından beklenmeyen bir kabiliyeti olarak ilave edilip dillerden düşmez; Baltaoğlu Süleyman Paşa’nın donanmasından bahisler açılır; Rumeli ve Anadolu Hisarları fetih için evvelen atılmış mukayyed imza kabul edilir; Haliç'e indirilen kalyonlar ve gecesinde yaşananlar pehlivan tefrikaları gibi anlatılır; Ayasofya’nın mimarisinden, kudsiyyetinden hikayeler devşirilir, Fatih’in burada Rum ahaliye verdiği emannamedan sırlar izhar edilir; Uluabatlı Hasan, şehri imar için alınan tedbirler, hatta topların mühendislik hesapları bile bahsi yapılan mevzulardan olur.
Eyvallah, tamam da Elli Üç gün boyunca; “Terini Döken”e Serinlik, “Kanını Döken”e Şifa, “Yorulan”a Döşek, “Rabbine Niyaz Eden”e Seccade; "Susayan"a Havz-ı Kevser; "Acıkan"a Halil İbrahim Sofrası olan Zeytinburnu, niye kimsenin bir lahza da olsa yâdına düşmez? Otağ-ı Hümayun Dikilitaş’ında veya Topkapısı’nda; Matbah-ı Asâkir Kazlıçeşmesi’nde değil miydi? Şâhî topları nerede vaziyet almıştı, Uluabatlı Hasan sancağı Zeytinburnu’nun neresinde, hangi mübarek noktasında emanet edinmişti acep? “Ya ben İstanbul’u alırım ya İstanbul beni” kararlılığı buradan yankılanmadı mı cevv-i semâya? Ve hatta henüz Sultan Mehmed iken atını denize sürdüğü sahil Zeytinburnu sahili değil miydi? Bu meseleler Zeytinburnu dahil edilmek suretiyle hiç zikredilmez, hiç kimsenin kelamında bir cümlecik de olsa yer tutmaz, kalemine mürekkep, diline kelam harcatmaz; kimse bilmez, hatta sanki bilmezden gelinir. Zeytinburnu'nun ne sebeple irabda mahalli yoktur, erenler?
Bu suallerin bendenizdeki cevabı ise şöyledir:
Öksüz ve yetim belde; Zeytinburnu!
Vefa mağduru, unutulan, taşraya itilip kapı dışına bırakılan şehir; Zeytinburnu!
Diğergâm, kadirşinas, fenâ fi’n-nâs ve’l-ümmet memleket; Zeytinburnu!
Küçük bir mescid, alelacele inşa edildi ilkin. Yanına en kibarından bir minare konduruldu; teamülün aksine binanın sol tarafına. Konstantinopol’e yakın olsun ki; Ezan-ı Muhammedî’yi Rum ahali daha net duysun, ruhlara merhem olan manevi şifası sakinleri tarafından deva niyetine yakinen hissedilsin.
Osmanlı’nın ve dahi İslam’ın ve dahi medeniyetimizin, tarihi yarımada dediğimiz toprakların içi ve dışı dahil ilk mescidi, ilk mabedi, alınların secdeye değdiği, belki de Cuma Namazı'nın kılındığı ilk yer; ellerin duaya, dillerin niyaza durduğu ilk sema; göz yaşı ve umudun iman olup Rabbin katına gönderildiği; yiğitlerin, Müfettihü’l-Ebvab’ın huzurunda kıyam ettiği ilk bina; evvelen Fetih Mescidi, akabinde İlk Fatih Camii nâm mekân el-ân Kazlıçeşmesi’nde bulunur, Zeytinburnu'nun. Etrafındaki birkaç şehit kabri, kazlı çeşmesi, virane de olsa hamamı mü’minleri bekler durur; hem de “Elliüç Gün”ü de içinde saklayan “asırlar”dır. Vâ esefâ ki; kim bile kıymetini?
Bitamâmihâ, Istanbul tesmiye edilen her yerine aşıktır bu muczûb, bu toprakların. Aşkın ilk kıvılcımını on’lu yaşlarımın başındayken bu yürekte yakan fani de Üstat Yahya Kemâl olmuştur. Onun İstanbul’a baktığı tepeyi bulmak için, bebekliğimde Çırpıcı’nın kundağıma can katan havasıyla; çocukluğumda Zeytinburnu’nun mübarek toprağıyla süslediğim ayakkabımın çamuruyla, gençliğimde ise elimde bir simit ve bir kaç otobüs biletiyle, gitmediğim ne tepesi kaldı ne çukuru ne düzü ne denizi ne de suyu. Divanesi, maşuku, tutkunu olduğum Istanbuluma ne doyabildim ne de onun gözündeki Aziz İstanbul manzaralı tepe, bir türlü gözümün perdesine düşmedi.
Zevale yaklaşan ömrümün bu safhasında hâlâ arıyorum ya, neyse. Kim bilir, belki de Aşiyan’dır Yahya Kemal'in bahsettiği yüce yer. Kabrinin ayak ucunda bir Yasin, Salavatlar ve nihayetinde bir Fatiha ile temaşa edilmesi gereken, "ömür oldukça gönül tahtına kurunulacak keyifli" mekan; işaret ettiği o tepe. Ne dersiniz? Kimileri yedi tepeyi sıralar, bazıları Mihrabat Korusu’dur der, Atik Valide’yi, Doğancılar’ı, Validebağ’ı, Karyağdı nam-ı diğer İdris Tepesi’ni diyenler bile bulunabilir ama ben öyle düşünmüyorum ve Aşiyan diyorum.
Velakin kırgınım Yahya Kemal’e. Üzerimdeki tüm emeğine, Aziz İstanbul’un üstünü Kendi Gök Kubbemiz ile çevreleyerek başlayan, İstanbul’un bîmisl-ü bahâ fani aşkını yüreğimde yakan ilk dersine rağmen ve evet “İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar” şiirinden mütevellid. Ulu bir rûyayı gören, vatanın her şehrinin gıptayla andığı şehir olarak "Zeytinburnu" demediği için.
Yüz bin meleğin uçtuğu nerelerden göründü bilmem amma, bir o kadar yiğitle beraber Zeytinburnu’nda konakladığından, meleklerin ve yiğitlerin buradan şahlanıp havalandığından zerrece şüphem yoktur, üstadım. Mısralarınızda tarif ettiğiniz şehir Üsküdar değil; kağıtlardaki ve kayıtlardaki ismiyle Zeytinburnu, bendenizdeki ismiyle Fetihburnu'dur, efendim.
Allah rızası için; fetih elli üç gün boyunca an be an, kul elinde kamera ile kayıt altına alınmış olsa idi, üşenmedim hesapladım; elli üç gün tamı tamına 4.579.200 saniye sürerdi. Film şeridinde 1 saniye 24 kareden oluşuyor, bu da toplam 109.900.800 kare demektir. Şimdi, bana göre can alıcı soru şudur: Üsküdar’ın, fethe dair gördüğü tek bir kare gösterebilir misiniz, mirim?
Fethi ucundan kıyısından; Ebu Eyyûb el-Ensarî’nin himmeti vesilesiyle ve önemli bir miktar Eyüpsultan görmüş olabilir; az biraz Sütlüce tarafı ve Hasköy mevkii; arkasından ve tepesinden kalyonlar aktarıldığı için sadece bir gecelik Kasımpaşa ile Galata; bir de tâ uzaklardan Alibeyköy cenahı görmüştür. Ne bitamamiha Boğaziçi gördü ne Körlerülkesi ne Marmara Denizi ne Üsküdar ne de başka bir yer. Gören, şahit olan, yaşayan, destek olan, bekleyen, sırtında taşıyan, yediren, içiren, doyuran, dinleyen ve dinlendiren, teselli eden, ibadet ve dua için mekan tahsis eden yegâne şehir Zeytinburnu’dur. Fethe dair gıpta edilecek her türlü meziyet, sıfat, hâl ve hayâl en başta onun layığı değil midir pîrim, rica ederim? Siz bari bu minnet ve teşekkürü çok görmeseydiniz ya, neden esirgediniz ki; aziz ve muhterem üstadım? Zira şiirinizde anlattığınız tüm hadise ve hususlar bitamâmihâ Zeytinburnu’nda yaşanmıştı(r).
Fi’l-hakîka, dekâik-u esnâ-i Fetih’te Konstantiniyye’ye ilk Tekbir'i, ilk Kelime-i Tevhid sesini, Allah’ın ve Rasul’ünün adını “Ezan” olarak evvelen dinleten, ilk duyuran Zeytinburnu oldu, amma velakin Konstantiniyye’de ilk okunan ezanın sesini Zeytinburnu duyamadı. Belki de Zeytinburnu’nun talihinin kırılma anı budur; fethin tüm nimetine vesile, külfetine ortak ol, ama o mübarek Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi’nde okunan ilk ezanı duyma nimetinden mahrum kal. İşte, Üsküdar’ın fethe dair gıpta edilecek tek hussusiyeti budur. İlk okunan Ezan-ı Muhammedî’yi, hem de o güne kadar cümle ümmet-i Muhammed’in Kızıl Elma’sı Ayasofya’dan okunan ilk Kelime-i Tevhid’i en önce duyan şehir olmak. Gerçi Pera ile Galata da duymuş olmalıdır ya neyse. Bir yürekte iki aşkı birleştiren bir fani olarak zihnimden geçeni şöylece zikretmek isterim ki; acaba yüzyıllara sârî vefasızlığa düçar olmasına sebep, bu nimetten istifade edememiş olması mıdır? Bu mudur Zeytinburnu’nun bîbahtlığı?
Üsküdar ise; ilk Müslüman ve Türk şehri olmakla, Konstantiniyye’den önce alınmakla; Karacaahmet’i, Atik Valide’si, Beylerbeyi Sarayı’yla; Mihrimâh Sultan, Yeni Valide, Şemsi Paşa ve hatta bu yakada ilk Osmanlı mabedi olan Rum Mehmet Paşa gibi camileri, külliyeleri, tekkeleri ve çeşmeleri ile; Körlerülkesini Kadı Köyü olmak hüviyetine büründüren, adaleti ile Fatih’i ayakta tutan, harabe Konstantiniyye’yi ilk ihya eden, Ayasofya’yı ibadete müsait hale getiren müktesebâta haiz Hızır Bey ve mahkemesiyle; sultanlara sultanlık eden Aziz Mahmud Hüdayî Efendi, Devâtî Mustafa Efendi, Selâmî Ali Efendi, Karaca Ahmet Sultan Hazretleri ve daha bir çok mümtaz ve faziletli şahsiyetleriyle ve sayamadığım benzeri birçok yönleri ile zaten gıpta edilecek onlarca meziyeti mündemiç iken, bari fethin gerçek ve tek ve en yakın şahidi olarak bu şânı sahibine teslim etseydiniz. Neden Zeytinburnu adını zikredip, ifade etmediniz ki; kıymetli üstadım? Kim bilir belki de asırlardır mahkûm edildiği vefasızlık zindanında nisyana terk edilmesinden mütevellid, sizin de gözden ve gönülden ırak ettiğinizdendir. Kırgınım üstadım size, bir şiiri, bir mısrayı, bir şiirin bir beytini, hatta bir kelime ile adını anmayı çok gördünüz. Tıpkı Münir Nurettin’in, Karadeniz’den Marmara’ya kadar bütün mahalleri, hem de defaatle konu edinip de bir besteyi veya her hangi bir güftede bir kelimecik de olsa ismini zikretmeyi çok görmesi gibi; Zeytinburnu’ndan.
Fethedilen şehre Sultan Muhammed Han Kostantiniye dedi; beş yüz yıl bütün ümmet de öyle bildi. Eklediler Dersaadet oldu; yakıştı İslambol oldu; güzel uydu Âsitane dediler; layıkıydı Darü’l-Hilafe yad olundu. Ve daha birkaç başka güzel isimleriyle tesmiye edildi Istanbul namındaki bu mübarek mekân. Sonraları ise Fatih şânıyla anılır oldu ve ilçe adı diye kayıtlara geçti. İşte buna itirazım var; Fatih ismi Zeytinburnu’nun hakkıydı. Ona isim olsun diye “Kahraman Belde, Yiğit Şehir, Aslan Yatağı, Şanlı Toprak, Belde-i Tayyibe, Gözümün Nuru” vb. birçok sıfat da söylenebilirdi. Madem Fatih, fethe işareten nâm-ı ebedî olacaktı; Zeyrtinburnu’na “yakışır”dı. Neden çok görüldü, niçin vefasızlık edildi, hangi sebeple layık görülmedi bu isim bu münbit topraklara? İstanbul’u bize miras bırakanlar demediler, öyleyse kim başlattı, kim Fatih ismini fethedilen mekâna layık gördü de "hakiki Fatih Şehir olan Zeytinburnu"ndan sarf-ı nazar edildi? Madem bir isim verilecekti; zikrettiğim veya edemediğim isimlerin yerine, “Meftuh” denmeliydi sur içine; çünkü orası “Fethedilen”di; “Fatih" olan ise Zeytinburnu! Yine, madem kültürümüzde yiğide ilk kahramanlığı ad olarak verilmek itiyadı vardı, daha nasıl bir yiğitlik olmalıydı ki bu isme layık görülsündü, Zeytinburnu?
Zeytin ağaçlarından mıdır, denize çıkıntı olan kısmı zeytine benzediğinden midir, yoksa nasibi de bahtı da kendisi de zeytin gibi kara görüldüğünden/kabul edildiğinden midir bilmem; hemencecik Zeytinburnu ismi kafi ve layıkı addedildi. Aslında isminin, olacaksa Fatihburnu veya Fetihburnu olmak lüzumu vardır. Konstantiniyye’yi fethettiği için “Fatih-Fetih”; kartalmisal Sultan Mehmed Han’a izafeten “Burnu”. Ya da sadece “Kahraman” veya “Yiğit”; olmadı “Aslan”, “Nimet-i Rahman”, “Hüdaverdi” ve belki de “Can” Şehir.
Bu kadar bâhir ve net bir hakikat görülemedikten sonra, varın başına gelenleri siz hayal edin "Zeytinburnu"mun. Yok yok, siz zorlanıp yorulmayın, bunu da ben söylerim. Şehrime ve beldeme reva görülen yanlışları, yapılan haksızlıkları göstermek için ve dahi Fatih'e ve Meftuh'a olan aşkımın nişanesi olsun diye.
Peki, bu ilahî müjdeyi niçin, Rumeli diyarındaki fetihler olarak yahut Roma ile yapılacak gazâlardaki galibiyetler çerçevesinde de kabul etmeyiz? Neden Kudüs ile Istanbul’u da Rum’a “gulibet” kapsamında düşünmeyiz, bilmeyiz veya anlayamayız; ben, bunu çözemedim? Yani demem odur ki; söz konusu ayet niçin, hangi sebeple Istanbul'un fethine dair Hz. Peygamber (as)’ın müjdesine kaynak ve dahi fethe açık işaret sayılmaz, bu zâviyeden değerlendirilmez? Istanbul’un fethine ilk beşaret addedilmez de görmezden ve duymazdan gelinir; cevabı bir ehl-i hâlin izahına muhtaçtır; bendeniz bulamadı.
"Rûm’a galebe çalınacağı"na dair göz ardı edilen bu İlahî Bilgi'nin haricinde, hakikatinden gafil olduğumuzu düşündüğüm, zihnimde cevabını bulamadığım Feth-i Konstantiniyye ile ilgili bir başka husus daha vardır ki; bu fakiri “dilhûn ve bi’l-keder” etmektedir. Ni’mel-Emir ve Ni’me’l-Ceyş’in terini soğutan, karnını doyuran, suyunu ikram eden; yorgunken yatak; ibadetine mescid; derdine ortak; yarasına hastahane olmuş "yegâne toprak parçası", niçin, hem de asırlardır bu meyanda yani fetihle alakalı konularda öksüz ve yetim muamelesine maruz bırakıldı, gözardı edildi? “Kapılar arkası”na atılarak/tutularak unutuldu ve bu meyanda halen sahipsiz, gariban bir kisve giydirilmek suretiyle banliyö muamelesine layık görülmektedir?
Ehl-i vicdana ve insafa; “Elliüç Gün”e vâkıf ilim sahiplerine; Istanbul’u nefeslenip, yine onu yurt ve aşk edinmişlere sual ediyorum, Allah rızası için izah ediniz; iki tarafı suyla mücavir Konstantiniyye’nin üçüncü cephesi de suyla çevrili olsaydı, kime ne zaman nasib olurdu Feth-i Mübarek, ya da olur muydu? Zira iki tarafındaki derya, selefleri ve cedleri gibi Sultan Mehmed'e de set olmuş, fetih için müseade vermemişti.
Bir ucu Balkanlar’da, diğer ucu Anadolu’da bulunan Devlet-i Aliyye’nin ortasında kara bir leke gibi duran Konstantiniyye’nin şenlendirilmesi ve ağartılması hususunda; Sultan Mehmed'in gençliği, azmi, ilmi ve irfanı, oraganizasyon becerisi yaşından beklenmeyen bir kabiliyeti olarak ilave edilip dillerden düşmez; Baltaoğlu Süleyman Paşa’nın donanmasından bahisler açılır; Rumeli ve Anadolu Hisarları fetih için evvelen atılmış mukayyed imza kabul edilir; Haliç'e indirilen kalyonlar ve gecesinde yaşananlar pehlivan tefrikaları gibi anlatılır; Ayasofya’nın mimarisinden, kudsiyyetinden hikayeler devşirilir, Fatih’in burada Rum ahaliye verdiği emannamedan sırlar izhar edilir; Uluabatlı Hasan, şehri imar için alınan tedbirler, hatta topların mühendislik hesapları bile bahsi yapılan mevzulardan olur.
Eyvallah, tamam da Elli Üç gün boyunca; “Terini Döken”e Serinlik, “Kanını Döken”e Şifa, “Yorulan”a Döşek, “Rabbine Niyaz Eden”e Seccade; "Susayan"a Havz-ı Kevser; "Acıkan"a Halil İbrahim Sofrası olan Zeytinburnu, niye kimsenin bir lahza da olsa yâdına düşmez? Otağ-ı Hümayun Dikilitaş’ında veya Topkapısı’nda; Matbah-ı Asâkir Kazlıçeşmesi’nde değil miydi? Şâhî topları nerede vaziyet almıştı, Uluabatlı Hasan sancağı Zeytinburnu’nun neresinde, hangi mübarek noktasında emanet edinmişti acep? “Ya ben İstanbul’u alırım ya İstanbul beni” kararlılığı buradan yankılanmadı mı cevv-i semâya? Ve hatta henüz Sultan Mehmed iken atını denize sürdüğü sahil Zeytinburnu sahili değil miydi? Bu meseleler Zeytinburnu dahil edilmek suretiyle hiç zikredilmez, hiç kimsenin kelamında bir cümlecik de olsa yer tutmaz, kalemine mürekkep, diline kelam harcatmaz; kimse bilmez, hatta sanki bilmezden gelinir. Zeytinburnu'nun ne sebeple irabda mahalli yoktur, erenler?
Bu suallerin bendenizdeki cevabı ise şöyledir:
Öksüz ve yetim belde; Zeytinburnu!
Vefa mağduru, unutulan, taşraya itilip kapı dışına bırakılan şehir; Zeytinburnu!
Diğergâm, kadirşinas, fenâ fi’n-nâs ve’l-ümmet memleket; Zeytinburnu!
Küçük bir mescid, alelacele inşa edildi ilkin. Yanına en kibarından bir minare konduruldu; teamülün aksine binanın sol tarafına. Konstantinopol’e yakın olsun ki; Ezan-ı Muhammedî’yi Rum ahali daha net duysun, ruhlara merhem olan manevi şifası sakinleri tarafından deva niyetine yakinen hissedilsin.
Osmanlı’nın ve dahi İslam’ın ve dahi medeniyetimizin, tarihi yarımada dediğimiz toprakların içi ve dışı dahil ilk mescidi, ilk mabedi, alınların secdeye değdiği, belki de Cuma Namazı'nın kılındığı ilk yer; ellerin duaya, dillerin niyaza durduğu ilk sema; göz yaşı ve umudun iman olup Rabbin katına gönderildiği; yiğitlerin, Müfettihü’l-Ebvab’ın huzurunda kıyam ettiği ilk bina; evvelen Fetih Mescidi, akabinde İlk Fatih Camii nâm mekân el-ân Kazlıçeşmesi’nde bulunur, Zeytinburnu'nun. Etrafındaki birkaç şehit kabri, kazlı çeşmesi, virane de olsa hamamı mü’minleri bekler durur; hem de “Elliüç Gün”ü de içinde saklayan “asırlar”dır. Vâ esefâ ki; kim bile kıymetini?
Bitamâmihâ, Istanbul tesmiye edilen her yerine aşıktır bu muczûb, bu toprakların. Aşkın ilk kıvılcımını on’lu yaşlarımın başındayken bu yürekte yakan fani de Üstat Yahya Kemâl olmuştur. Onun İstanbul’a baktığı tepeyi bulmak için, bebekliğimde Çırpıcı’nın kundağıma can katan havasıyla; çocukluğumda Zeytinburnu’nun mübarek toprağıyla süslediğim ayakkabımın çamuruyla, gençliğimde ise elimde bir simit ve bir kaç otobüs biletiyle, gitmediğim ne tepesi kaldı ne çukuru ne düzü ne denizi ne de suyu. Divanesi, maşuku, tutkunu olduğum Istanbuluma ne doyabildim ne de onun gözündeki Aziz İstanbul manzaralı tepe, bir türlü gözümün perdesine düşmedi.
Zevale yaklaşan ömrümün bu safhasında hâlâ arıyorum ya, neyse. Kim bilir, belki de Aşiyan’dır Yahya Kemal'in bahsettiği yüce yer. Kabrinin ayak ucunda bir Yasin, Salavatlar ve nihayetinde bir Fatiha ile temaşa edilmesi gereken, "ömür oldukça gönül tahtına kurunulacak keyifli" mekan; işaret ettiği o tepe. Ne dersiniz? Kimileri yedi tepeyi sıralar, bazıları Mihrabat Korusu’dur der, Atik Valide’yi, Doğancılar’ı, Validebağ’ı, Karyağdı nam-ı diğer İdris Tepesi’ni diyenler bile bulunabilir ama ben öyle düşünmüyorum ve Aşiyan diyorum.
Velakin kırgınım Yahya Kemal’e. Üzerimdeki tüm emeğine, Aziz İstanbul’un üstünü Kendi Gök Kubbemiz ile çevreleyerek başlayan, İstanbul’un bîmisl-ü bahâ fani aşkını yüreğimde yakan ilk dersine rağmen ve evet “İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar” şiirinden mütevellid. Ulu bir rûyayı gören, vatanın her şehrinin gıptayla andığı şehir olarak "Zeytinburnu" demediği için.
Yüz bin meleğin uçtuğu nerelerden göründü bilmem amma, bir o kadar yiğitle beraber Zeytinburnu’nda konakladığından, meleklerin ve yiğitlerin buradan şahlanıp havalandığından zerrece şüphem yoktur, üstadım. Mısralarınızda tarif ettiğiniz şehir Üsküdar değil; kağıtlardaki ve kayıtlardaki ismiyle Zeytinburnu, bendenizdeki ismiyle Fetihburnu'dur, efendim.
Allah rızası için; fetih elli üç gün boyunca an be an, kul elinde kamera ile kayıt altına alınmış olsa idi, üşenmedim hesapladım; elli üç gün tamı tamına 4.579.200 saniye sürerdi. Film şeridinde 1 saniye 24 kareden oluşuyor, bu da toplam 109.900.800 kare demektir. Şimdi, bana göre can alıcı soru şudur: Üsküdar’ın, fethe dair gördüğü tek bir kare gösterebilir misiniz, mirim?
Fethi ucundan kıyısından; Ebu Eyyûb el-Ensarî’nin himmeti vesilesiyle ve önemli bir miktar Eyüpsultan görmüş olabilir; az biraz Sütlüce tarafı ve Hasköy mevkii; arkasından ve tepesinden kalyonlar aktarıldığı için sadece bir gecelik Kasımpaşa ile Galata; bir de tâ uzaklardan Alibeyköy cenahı görmüştür. Ne bitamamiha Boğaziçi gördü ne Körlerülkesi ne Marmara Denizi ne Üsküdar ne de başka bir yer. Gören, şahit olan, yaşayan, destek olan, bekleyen, sırtında taşıyan, yediren, içiren, doyuran, dinleyen ve dinlendiren, teselli eden, ibadet ve dua için mekan tahsis eden yegâne şehir Zeytinburnu’dur. Fethe dair gıpta edilecek her türlü meziyet, sıfat, hâl ve hayâl en başta onun layığı değil midir pîrim, rica ederim? Siz bari bu minnet ve teşekkürü çok görmeseydiniz ya, neden esirgediniz ki; aziz ve muhterem üstadım? Zira şiirinizde anlattığınız tüm hadise ve hususlar bitamâmihâ Zeytinburnu’nda yaşanmıştı(r).
Fi’l-hakîka, dekâik-u esnâ-i Fetih’te Konstantiniyye’ye ilk Tekbir'i, ilk Kelime-i Tevhid sesini, Allah’ın ve Rasul’ünün adını “Ezan” olarak evvelen dinleten, ilk duyuran Zeytinburnu oldu, amma velakin Konstantiniyye’de ilk okunan ezanın sesini Zeytinburnu duyamadı. Belki de Zeytinburnu’nun talihinin kırılma anı budur; fethin tüm nimetine vesile, külfetine ortak ol, ama o mübarek Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi’nde okunan ilk ezanı duyma nimetinden mahrum kal. İşte, Üsküdar’ın fethe dair gıpta edilecek tek hussusiyeti budur. İlk okunan Ezan-ı Muhammedî’yi, hem de o güne kadar cümle ümmet-i Muhammed’in Kızıl Elma’sı Ayasofya’dan okunan ilk Kelime-i Tevhid’i en önce duyan şehir olmak. Gerçi Pera ile Galata da duymuş olmalıdır ya neyse. Bir yürekte iki aşkı birleştiren bir fani olarak zihnimden geçeni şöylece zikretmek isterim ki; acaba yüzyıllara sârî vefasızlığa düçar olmasına sebep, bu nimetten istifade edememiş olması mıdır? Bu mudur Zeytinburnu’nun bîbahtlığı?
Üsküdar ise; ilk Müslüman ve Türk şehri olmakla, Konstantiniyye’den önce alınmakla; Karacaahmet’i, Atik Valide’si, Beylerbeyi Sarayı’yla; Mihrimâh Sultan, Yeni Valide, Şemsi Paşa ve hatta bu yakada ilk Osmanlı mabedi olan Rum Mehmet Paşa gibi camileri, külliyeleri, tekkeleri ve çeşmeleri ile; Körlerülkesini Kadı Köyü olmak hüviyetine büründüren, adaleti ile Fatih’i ayakta tutan, harabe Konstantiniyye’yi ilk ihya eden, Ayasofya’yı ibadete müsait hale getiren müktesebâta haiz Hızır Bey ve mahkemesiyle; sultanlara sultanlık eden Aziz Mahmud Hüdayî Efendi, Devâtî Mustafa Efendi, Selâmî Ali Efendi, Karaca Ahmet Sultan Hazretleri ve daha bir çok mümtaz ve faziletli şahsiyetleriyle ve sayamadığım benzeri birçok yönleri ile zaten gıpta edilecek onlarca meziyeti mündemiç iken, bari fethin gerçek ve tek ve en yakın şahidi olarak bu şânı sahibine teslim etseydiniz. Neden Zeytinburnu adını zikredip, ifade etmediniz ki; kıymetli üstadım? Kim bilir belki de asırlardır mahkûm edildiği vefasızlık zindanında nisyana terk edilmesinden mütevellid, sizin de gözden ve gönülden ırak ettiğinizdendir. Kırgınım üstadım size, bir şiiri, bir mısrayı, bir şiirin bir beytini, hatta bir kelime ile adını anmayı çok gördünüz. Tıpkı Münir Nurettin’in, Karadeniz’den Marmara’ya kadar bütün mahalleri, hem de defaatle konu edinip de bir besteyi veya her hangi bir güftede bir kelimecik de olsa ismini zikretmeyi çok görmesi gibi; Zeytinburnu’ndan.
Fethedilen şehre Sultan Muhammed Han Kostantiniye dedi; beş yüz yıl bütün ümmet de öyle bildi. Eklediler Dersaadet oldu; yakıştı İslambol oldu; güzel uydu Âsitane dediler; layıkıydı Darü’l-Hilafe yad olundu. Ve daha birkaç başka güzel isimleriyle tesmiye edildi Istanbul namındaki bu mübarek mekân. Sonraları ise Fatih şânıyla anılır oldu ve ilçe adı diye kayıtlara geçti. İşte buna itirazım var; Fatih ismi Zeytinburnu’nun hakkıydı. Ona isim olsun diye “Kahraman Belde, Yiğit Şehir, Aslan Yatağı, Şanlı Toprak, Belde-i Tayyibe, Gözümün Nuru” vb. birçok sıfat da söylenebilirdi. Madem Fatih, fethe işareten nâm-ı ebedî olacaktı; Zeyrtinburnu’na “yakışır”dı. Neden çok görüldü, niçin vefasızlık edildi, hangi sebeple layık görülmedi bu isim bu münbit topraklara? İstanbul’u bize miras bırakanlar demediler, öyleyse kim başlattı, kim Fatih ismini fethedilen mekâna layık gördü de "hakiki Fatih Şehir olan Zeytinburnu"ndan sarf-ı nazar edildi? Madem bir isim verilecekti; zikrettiğim veya edemediğim isimlerin yerine, “Meftuh” denmeliydi sur içine; çünkü orası “Fethedilen”di; “Fatih" olan ise Zeytinburnu! Yine, madem kültürümüzde yiğide ilk kahramanlığı ad olarak verilmek itiyadı vardı, daha nasıl bir yiğitlik olmalıydı ki bu isme layık görülsündü, Zeytinburnu?
Zeytin ağaçlarından mıdır, denize çıkıntı olan kısmı zeytine benzediğinden midir, yoksa nasibi de bahtı da kendisi de zeytin gibi kara görüldüğünden/kabul edildiğinden midir bilmem; hemencecik Zeytinburnu ismi kafi ve layıkı addedildi. Aslında isminin, olacaksa Fatihburnu veya Fetihburnu olmak lüzumu vardır. Konstantiniyye’yi fethettiği için “Fatih-Fetih”; kartalmisal Sultan Mehmed Han’a izafeten “Burnu”. Ya da sadece “Kahraman” veya “Yiğit”; olmadı “Aslan”, “Nimet-i Rahman”, “Hüdaverdi” ve belki de “Can” Şehir.
Bu kadar bâhir ve net bir hakikat görülemedikten sonra, varın başına gelenleri siz hayal edin "Zeytinburnu"mun. Yok yok, siz zorlanıp yorulmayın, bunu da ben söylerim. Şehrime ve beldeme reva görülen yanlışları, yapılan haksızlıkları göstermek için ve dahi Fatih'e ve Meftuh'a olan aşkımın nişanesi olsun diye.
-----
Belde-i Fethe Vefa 2- Kör-Sağır Kalmak
Zeytinburnu için; Istanbul’un vefasızlığa duçar kalmak kaderine mahkûm olmuş/edilmiş ve edilmeye devam olunan bîbaht beldesi deyip duruyorum ya. Kıymeti anlaşılmamış, değeri bilinmemiş, bahâsından gafil kalındığı için kadr-ü kıymeti takdir edilmemiş bu öksüz şehir için, hakkı verilmemiş, teşekkürün çok görüldüğü, makamı teslim, tebcil ve tescil edilmeyen bu yetim toprak için; hem de yıllardır, asırlardır. Müseade buyurun, işbu biçare söylesin!
Müslümanlara anlatabilmek, onları nevm-i gafletten uyandırabilmek için, ona layık görülen bu yalnızlığı ilk fark eden Hacı Mahmud Ağa ile İlyaszâde Şücâüddin Efendi oldu. Belki de Şâhî toplarının olduğu yere yaptılar mescidlerini ve hayrâtını. Tıpkı Arakiyeci-Takyeci İbrahim Ağa gibi; o da onlar gibi ilk hayrı devam ettirebilmek için aynı yoldan gitti; ama kafi gelmedi.
Ardından, sahipsizlik hissinden kurtulsun diye Musa Muslihüddin Merkez Efendi Hz.leri sarıldı şifalı elleri ile Zeytinburnu’na; ama olmadı.
Sonra Seyyid Nizam Efendi Hz.leri kucakladı bereketli dili ile; ama yetmedi.
Mevleviler semaya durdular huşu içerisinde; ama uyulmadı.
Ardından ehl-i kitaba misal olsun diye, Ermeni ve Rum teb’a şifa dağıtarak dikkat çekti, ama bilinemedi.
Zeytinburnu için; Istanbul’un vefasızlığa duçar kalmak kaderine mahkûm olmuş/edilmiş ve edilmeye devam olunan bîbaht beldesi deyip duruyorum ya. Kıymeti anlaşılmamış, değeri bilinmemiş, bahâsından gafil kalındığı için kadr-ü kıymeti takdir edilmemiş bu öksüz şehir için, hakkı verilmemiş, teşekkürün çok görüldüğü, makamı teslim, tebcil ve tescil edilmeyen bu yetim toprak için; hem de yıllardır, asırlardır. Müseade buyurun, işbu biçare söylesin!
Müslümanlara anlatabilmek, onları nevm-i gafletten uyandırabilmek için, ona layık görülen bu yalnızlığı ilk fark eden Hacı Mahmud Ağa ile İlyaszâde Şücâüddin Efendi oldu. Belki de Şâhî toplarının olduğu yere yaptılar mescidlerini ve hayrâtını. Tıpkı Arakiyeci-Takyeci İbrahim Ağa gibi; o da onlar gibi ilk hayrı devam ettirebilmek için aynı yoldan gitti; ama kafi gelmedi.
Ardından, sahipsizlik hissinden kurtulsun diye Musa Muslihüddin Merkez Efendi Hz.leri sarıldı şifalı elleri ile Zeytinburnu’na; ama olmadı.
Sonra Seyyid Nizam Efendi Hz.leri kucakladı bereketli dili ile; ama yetmedi.
Mevleviler semaya durdular huşu içerisinde; ama uyulmadı.
Ardından ehl-i kitaba misal olsun diye, Ermeni ve Rum teb’a şifa dağıtarak dikkat çekti, ama bilinemedi.
Onlar da Zeytinburnu gibi bulundukları yerde bırakıldılar; kapıların ardında yalnız kaldılar, unutuldular; asırlardır ve hâlâ.
Zeytinburnu fetihten sonra yıllarca Avrupa’ya sefere giden ve dönen bahadırların içtima alanı oldu; Davutpaşa, Çırpıcı ve Veliefendi çayırlarıyla. O kadar ki, daha yakınlarda, şunun şurası bir kaç gün önce, bir gece yarısı, Çatalca’ya kadar gelen Bulgarları Edirne’nin ötesine süren yiğitler yine burada, Çırpıcı Çayırı’nda Çırpıcı Deresi’nin kenarında toplandılar. Cedleri gibi yine aynı istikamete, “Bismillahi Allâhuekber” diyerek kıyam ettiler. Önceleri Konstantiniyye’yi İslâmbol, Balkanları vatan ve İslam yurdu eden bu mübarek topraklar, bu defa küffar eline düşmekten kurtardı Dersaadet’i ve Edirne’ye kadar Trakya’yı; yiğitliğine yakışır şekilde, bir defa daha. Gelin görün ki; havuzlarda dokuma ürünleri çırpıldığından mütevellid “o düzlüğe”; mesiresine, deresine, çayırına, çeşmesine de “Çırpıcı” ismi layık görülmüş eskiden beri. Bu aşık artık bilir ki; iplikler havuzlarda çırpılırken, meğer sıçrayan ve taşan o damlalar göz yaşlarıymış, biz teselli edip silmek yerine bağrını çırpmışız ha çırpmışız, Çırpıcı ise çırpınır dururmuş.
Asırlarca Müslüman Gayrimüslim demeden; yaşayanların karnını, vefat edenlerin ruhunu doyurdu, bedenini tedavi etti; bağları, bahçeleri, hastaneleri ve kabristanlarıyla. Hani diyorum ki "üzerine ölü topağı serilmek" deyimi acep, Zeytinburnu vesilesi ile türetildi de ardından ve evvelen Zeytinburnu'nun üzerine mi seriliverdi?
Hulâsa; Müslüman tekkeler nefsi terbiye, ibadethaneler ruhu takviye etti, Gayrimüslim eller bedenlere sıhhat verdi. Mesireleriyle nefes; nebatatıyla gıda ikram etti. Ama ne yalnızlığı paylaşıldı; huzur verebildik, ne göz yaşları görüldü; mutluluk verebildik. “Kapılar”ın ardına alîl ve bîçare bırakıldı; görmedik, fark etmedik.
Hakikat-i hâlde, asırlara sâri olmak üzere, mesirelerinden nefes alıp da sonra bulunan ilk fırsatta bu aziz şehrin nefesini kesmek hakkında edilecek her kelam zaittir!
Acaba Şeyhülislam Hattat Veliyyüddin Efendi’nin yüzüne nasıl bakarız ruz-ı mahşerde, bilmiyorum? “Ben Istanbul’un ve İslam Medeniyeti’nin ilmî müktesebatında harcım olsun ve dahi istikbaldeki nesiller kendi ayakları üzerinde kâim olabilsin diye o kadar emek harcamış, hizmet vermiş, uğraşmış, çalışmış çabalamış ve adımla anılan mühim bir kütüphane kurmuş, cümle İstanbullu’ya hayrım olsun diye vakıf eserler bırakmış iken, sırf arazi ve çeşmelerini benden yadigar diye niçin ismimi at yarışlarının yapıldığı mekâna yakıştırdınız? Evet ben atları severdim, orada bakıp beslerdim ama ben laleleri de severdim, o kadar çok severdim ki, otuz beş çeşit lale türü geliştirdim ve yetiştirdim, hiç mi duymadınız? İsmimi verdiğim kütüphanemden okuyup, kendinizi geliştirerek kazanmak varken, at yetiştirmek amaç olsa neyse, şans eseri para kazanma avuntusuna ve kumar belasına beni niye alet ettiniz? Bana nasıl kıydınız, namıma neden hürmetsizlik ettiniz, benim vakıf eserlerime ne yaptınız böyle?” dediğinde bir cevabımız olabilir mi ki? Olan varsa beri gelsin, ne diyeyim?
Yıllarca Top Kapusu’ndaki otogarlarıyla bütün İstanbul’un ve ülkenin ve hatta dünyanın insanlarını buyur etmek, yolcu etmek ve kavuşturmaktan başka; kuruluşundan itibaren pagan Roma hipodromunu ve saraylarını; Hristiyan Roma'nın surlarını, binalarını ve hatta belki de Ayasofya’yı; konak, saray ve evlerini, tekkelerini, medreselerini, çeşmelerini, tevhid simgesi camilerini hediye etti bize Taş Ocakları'ndaki mevhibe-i ilahî zenginliğiyle…
Ceddimiz Osmanlı'nın bu topraklarda ilk ve en kapsamlı sanayiine hatta ağır sanayiine fırsat verdi, imkan verdi, arazi verdi; Kazlı Çeşmesi'ndeki, Veli Efendi’sindeki fabrikalarıyla…
Harb-i Umumî öncesi ve sonrasındaki bütün muharebeler için silah üretti Zeytinburnu; fişekhanesiyle.
Üstüne kıyafet, sandalyesine örtü, ayağına ayakkabı olsun diye yırtındı; Kazlıçeşmesi’ndeki deri fabrikalarıyla…
Eşya, malzeme, ürün, mamul ve bilumum erzakını taşıdı, aldı, verdi, dağıttı; Çırpıcı’sındaki ambarlarıyla;
Yiyeceğini; meyvesini, sebzesini sevk etti; Seyitnizam'daki haliyle…
Yüksek tahsil talebelerine hane oldu, yedirdi, içirdi, yatırdı, barındırdı; Cevizlibağı’ndaki yurduyla…
Çilesi de bitmedi, reva gördüğümüz her türlü muameleye rağmen ahaliye merhameti de bu kendi vefalı, adı karaya bulanmış şanlı şehrin. Sessiz, sedasız ve yüksünmeden sardı, sarmaladı; kimseler görmedi, duymadı, hissetmedi; bilmiyor!
Yıllardır ve hâlâ ahalinin makinasını, aracını ve bozulanını tamir ediyor; deri ve tekstil ihtiyaçlarını hala sunuyor; binalarına malzemelerini veriyor, evlerini dekore ediyor, araçlarına bakıyor ve ayarlıyor; demiryolu, karayolu, deniz yolu demeden iki kıtayı bir o yana bir bu yana kavuşturuyor; talebeleri ağırlıyor ama nafile. Yine aynı kadribilinmezlik, akıbeti olmaya devam ediyor bu Yiğit Belde’nin.
Bir Sultan Mehmed Han direndi Istanbul için, bir de Zeytinburnu; kalan herkes ve her şey vefasız. O gün de bugün de.
Peki, Vatan’ın her şehrindeki vatandaşlar tarafından gıptayla anılmayı hak etmiş Zeytinburnu “bugün hangi özellikleri ile biliniyor, nâmı nasıl yürüdü” dersiniz?
Acıdır ama ya sahilinde, sahil yolu refüj aralarında gayri medeni bir manzara olarak lanse edilen, örnek (?) verilen “mangalcı kalabalıklar”la veya gerekli gereksiz sinir haline düçar, didişmek için sebep aramaya ihtiyaç duymayan, her daim kavgaya hazır, hak ararken bile tahrip edebilme kabiliyetiyle ön plana çıkabilen; “oolum, biz Zeytimburnu çocuuyuz, üleyn…” cümlesi ağzından düşmeyen sözüm ona gençleriyle. Fetih’le, Türk İslam Medeniyet ve adaletini tüm dünyaya duyurmaya sebep olmasına rağmen “gecekondu ve taşra” kelimeleriyle, etiketindeki perişanlığı hâlâ üzerinden atamadı. Eskilerde, Çırpıcı’daki; ısrarla burayı yurt edinmekten vaz geçmemiş vefalı romanlar ile derenin ve tabakhanelerin kokusu, neredeyse Zeytinburnu ile eşanlamlı olarak kullanırlardı ya, neyse.
Acaba diyorum, yerleşim başladığından itibaren bile “her şeyden taşra” muamelesi görmesi; önce gecekondu yerleşiminin, ardından gecekondu gibi ucube binalarla düzensiz yapılaşmanın ve karman çorman sanayi işletmelerinin sebebi, Sultan Abdülaziz Han’ın katline engel olmadığı için midir; Mithat Paşa, Çırpıcı’daki çiftliğinde zaman zaman dinlenir ve burada gizli toplantılar yaparmış?
Yine, bugün; dükkanları yadigâr kalmış deri ticarethaneleri ile kumaş tüccarları ve konfeksiyon atölyelerinin, bırakın rahat yürümeyi, nefes almayı dahi engelleyecek şekilde kilitlediği sokaklar; demirciler sitesindeki işletmeler sebebiyle oluşan karmaşa; düzenli/düzensiz göçmenlerden (?) sebep, medenileşmekten geçtim, bir türlü kentleşemeyen insanlar; kırk yıl önceki halini muhafaza etmekten vazgeçmeyen sanayi işletmeleri nedeniyle oluşan pejmurde manzaralar, bahtsızlığını devam ettiriyor.
Bu çarpık ve çirkin heyülâ ilçenin dışarısına mı çıkarılsın, kapatılsın mı, engellensin mi derdim bu değil. Ama artık; bu mübarek beldenin makus talihi değişmeli ve mutlaka kalmaları gerekiyorsa daha medeni bir vecheye büründürülmek suretiyle, Zeytinburnu hak ettiği vaziyete kavuşmalı değil midir? Bilcümle ehl-i vatan ve’l-imanın gönlünde taht kurmuş, iftihar sebebi olmuş fethin ana mekanına sahip çıkmak, yakışan şekli vermek çok mu zor?
Yüzyılların vefa mağduru öksüz ve yetim belde, Merkezefendi, Seyitnizam ve Kazlıçeşme’deki düzenlemelerle, Panaroma 1453 ve bitemese de başlamış olan Kültür Vadisi Projesi ile; yürütülen sanatsal, kültürel ve ilmi faaliyetlerle kısmen de olsa fark edildiği için gelecek günler hesabına ümit ışığımı kaybetmek istemiyorum. “Fark edenlerden ve edecek olanlardan Allah razı olsun” demek de boynumun borcudur; hepten "zeytin karası" bakmayayım istikbalime; Zeytinburnu’ma ve onun istikbaline…
Kimbilir, belki de yüzyıllardır reva gördüğümüz kadr ve vefa ihmalinin telafisi, bizim için kefaret olarak bir o kadar zaman alacaktır?
Belki de siz haklısınız; ben gereksiz ve boş lakırdı ediyorum. Kusuruma bakmayın; İstanbul’a aşık, Zeytinburnu’na meftun bu mecnun meczub, aşkının sızısını, sevdasının ağrısını ve umudunun acısını dile getirip paylaşmak istedi. Hakkınızı helal ediniz lütfen!
Her şeye rağmen; "Istanbul" diye okunur ancak "Âşık" olarak yaşanabilir. "Zeytinburnu" diye okunur ancak "Fetihburnu" olarak yaşatılabilir.
Vesselam.
28 Mayıs 2022
Çırpıcı
Engin MUTLU
Zeytinburnu fetihten sonra yıllarca Avrupa’ya sefere giden ve dönen bahadırların içtima alanı oldu; Davutpaşa, Çırpıcı ve Veliefendi çayırlarıyla. O kadar ki, daha yakınlarda, şunun şurası bir kaç gün önce, bir gece yarısı, Çatalca’ya kadar gelen Bulgarları Edirne’nin ötesine süren yiğitler yine burada, Çırpıcı Çayırı’nda Çırpıcı Deresi’nin kenarında toplandılar. Cedleri gibi yine aynı istikamete, “Bismillahi Allâhuekber” diyerek kıyam ettiler. Önceleri Konstantiniyye’yi İslâmbol, Balkanları vatan ve İslam yurdu eden bu mübarek topraklar, bu defa küffar eline düşmekten kurtardı Dersaadet’i ve Edirne’ye kadar Trakya’yı; yiğitliğine yakışır şekilde, bir defa daha. Gelin görün ki; havuzlarda dokuma ürünleri çırpıldığından mütevellid “o düzlüğe”; mesiresine, deresine, çayırına, çeşmesine de “Çırpıcı” ismi layık görülmüş eskiden beri. Bu aşık artık bilir ki; iplikler havuzlarda çırpılırken, meğer sıçrayan ve taşan o damlalar göz yaşlarıymış, biz teselli edip silmek yerine bağrını çırpmışız ha çırpmışız, Çırpıcı ise çırpınır dururmuş.
Asırlarca Müslüman Gayrimüslim demeden; yaşayanların karnını, vefat edenlerin ruhunu doyurdu, bedenini tedavi etti; bağları, bahçeleri, hastaneleri ve kabristanlarıyla. Hani diyorum ki "üzerine ölü topağı serilmek" deyimi acep, Zeytinburnu vesilesi ile türetildi de ardından ve evvelen Zeytinburnu'nun üzerine mi seriliverdi?
Hulâsa; Müslüman tekkeler nefsi terbiye, ibadethaneler ruhu takviye etti, Gayrimüslim eller bedenlere sıhhat verdi. Mesireleriyle nefes; nebatatıyla gıda ikram etti. Ama ne yalnızlığı paylaşıldı; huzur verebildik, ne göz yaşları görüldü; mutluluk verebildik. “Kapılar”ın ardına alîl ve bîçare bırakıldı; görmedik, fark etmedik.
Hakikat-i hâlde, asırlara sâri olmak üzere, mesirelerinden nefes alıp da sonra bulunan ilk fırsatta bu aziz şehrin nefesini kesmek hakkında edilecek her kelam zaittir!
Acaba Şeyhülislam Hattat Veliyyüddin Efendi’nin yüzüne nasıl bakarız ruz-ı mahşerde, bilmiyorum? “Ben Istanbul’un ve İslam Medeniyeti’nin ilmî müktesebatında harcım olsun ve dahi istikbaldeki nesiller kendi ayakları üzerinde kâim olabilsin diye o kadar emek harcamış, hizmet vermiş, uğraşmış, çalışmış çabalamış ve adımla anılan mühim bir kütüphane kurmuş, cümle İstanbullu’ya hayrım olsun diye vakıf eserler bırakmış iken, sırf arazi ve çeşmelerini benden yadigar diye niçin ismimi at yarışlarının yapıldığı mekâna yakıştırdınız? Evet ben atları severdim, orada bakıp beslerdim ama ben laleleri de severdim, o kadar çok severdim ki, otuz beş çeşit lale türü geliştirdim ve yetiştirdim, hiç mi duymadınız? İsmimi verdiğim kütüphanemden okuyup, kendinizi geliştirerek kazanmak varken, at yetiştirmek amaç olsa neyse, şans eseri para kazanma avuntusuna ve kumar belasına beni niye alet ettiniz? Bana nasıl kıydınız, namıma neden hürmetsizlik ettiniz, benim vakıf eserlerime ne yaptınız böyle?” dediğinde bir cevabımız olabilir mi ki? Olan varsa beri gelsin, ne diyeyim?
Yıllarca Top Kapusu’ndaki otogarlarıyla bütün İstanbul’un ve ülkenin ve hatta dünyanın insanlarını buyur etmek, yolcu etmek ve kavuşturmaktan başka; kuruluşundan itibaren pagan Roma hipodromunu ve saraylarını; Hristiyan Roma'nın surlarını, binalarını ve hatta belki de Ayasofya’yı; konak, saray ve evlerini, tekkelerini, medreselerini, çeşmelerini, tevhid simgesi camilerini hediye etti bize Taş Ocakları'ndaki mevhibe-i ilahî zenginliğiyle…
Ceddimiz Osmanlı'nın bu topraklarda ilk ve en kapsamlı sanayiine hatta ağır sanayiine fırsat verdi, imkan verdi, arazi verdi; Kazlı Çeşmesi'ndeki, Veli Efendi’sindeki fabrikalarıyla…
Harb-i Umumî öncesi ve sonrasındaki bütün muharebeler için silah üretti Zeytinburnu; fişekhanesiyle.
Üstüne kıyafet, sandalyesine örtü, ayağına ayakkabı olsun diye yırtındı; Kazlıçeşmesi’ndeki deri fabrikalarıyla…
Eşya, malzeme, ürün, mamul ve bilumum erzakını taşıdı, aldı, verdi, dağıttı; Çırpıcı’sındaki ambarlarıyla;
Yiyeceğini; meyvesini, sebzesini sevk etti; Seyitnizam'daki haliyle…
Yüksek tahsil talebelerine hane oldu, yedirdi, içirdi, yatırdı, barındırdı; Cevizlibağı’ndaki yurduyla…
Çilesi de bitmedi, reva gördüğümüz her türlü muameleye rağmen ahaliye merhameti de bu kendi vefalı, adı karaya bulanmış şanlı şehrin. Sessiz, sedasız ve yüksünmeden sardı, sarmaladı; kimseler görmedi, duymadı, hissetmedi; bilmiyor!
Yıllardır ve hâlâ ahalinin makinasını, aracını ve bozulanını tamir ediyor; deri ve tekstil ihtiyaçlarını hala sunuyor; binalarına malzemelerini veriyor, evlerini dekore ediyor, araçlarına bakıyor ve ayarlıyor; demiryolu, karayolu, deniz yolu demeden iki kıtayı bir o yana bir bu yana kavuşturuyor; talebeleri ağırlıyor ama nafile. Yine aynı kadribilinmezlik, akıbeti olmaya devam ediyor bu Yiğit Belde’nin.
Bir Sultan Mehmed Han direndi Istanbul için, bir de Zeytinburnu; kalan herkes ve her şey vefasız. O gün de bugün de.
Peki, Vatan’ın her şehrindeki vatandaşlar tarafından gıptayla anılmayı hak etmiş Zeytinburnu “bugün hangi özellikleri ile biliniyor, nâmı nasıl yürüdü” dersiniz?
Acıdır ama ya sahilinde, sahil yolu refüj aralarında gayri medeni bir manzara olarak lanse edilen, örnek (?) verilen “mangalcı kalabalıklar”la veya gerekli gereksiz sinir haline düçar, didişmek için sebep aramaya ihtiyaç duymayan, her daim kavgaya hazır, hak ararken bile tahrip edebilme kabiliyetiyle ön plana çıkabilen; “oolum, biz Zeytimburnu çocuuyuz, üleyn…” cümlesi ağzından düşmeyen sözüm ona gençleriyle. Fetih’le, Türk İslam Medeniyet ve adaletini tüm dünyaya duyurmaya sebep olmasına rağmen “gecekondu ve taşra” kelimeleriyle, etiketindeki perişanlığı hâlâ üzerinden atamadı. Eskilerde, Çırpıcı’daki; ısrarla burayı yurt edinmekten vaz geçmemiş vefalı romanlar ile derenin ve tabakhanelerin kokusu, neredeyse Zeytinburnu ile eşanlamlı olarak kullanırlardı ya, neyse.
Acaba diyorum, yerleşim başladığından itibaren bile “her şeyden taşra” muamelesi görmesi; önce gecekondu yerleşiminin, ardından gecekondu gibi ucube binalarla düzensiz yapılaşmanın ve karman çorman sanayi işletmelerinin sebebi, Sultan Abdülaziz Han’ın katline engel olmadığı için midir; Mithat Paşa, Çırpıcı’daki çiftliğinde zaman zaman dinlenir ve burada gizli toplantılar yaparmış?
Yine, bugün; dükkanları yadigâr kalmış deri ticarethaneleri ile kumaş tüccarları ve konfeksiyon atölyelerinin, bırakın rahat yürümeyi, nefes almayı dahi engelleyecek şekilde kilitlediği sokaklar; demirciler sitesindeki işletmeler sebebiyle oluşan karmaşa; düzenli/düzensiz göçmenlerden (?) sebep, medenileşmekten geçtim, bir türlü kentleşemeyen insanlar; kırk yıl önceki halini muhafaza etmekten vazgeçmeyen sanayi işletmeleri nedeniyle oluşan pejmurde manzaralar, bahtsızlığını devam ettiriyor.
Bu çarpık ve çirkin heyülâ ilçenin dışarısına mı çıkarılsın, kapatılsın mı, engellensin mi derdim bu değil. Ama artık; bu mübarek beldenin makus talihi değişmeli ve mutlaka kalmaları gerekiyorsa daha medeni bir vecheye büründürülmek suretiyle, Zeytinburnu hak ettiği vaziyete kavuşmalı değil midir? Bilcümle ehl-i vatan ve’l-imanın gönlünde taht kurmuş, iftihar sebebi olmuş fethin ana mekanına sahip çıkmak, yakışan şekli vermek çok mu zor?
Yüzyılların vefa mağduru öksüz ve yetim belde, Merkezefendi, Seyitnizam ve Kazlıçeşme’deki düzenlemelerle, Panaroma 1453 ve bitemese de başlamış olan Kültür Vadisi Projesi ile; yürütülen sanatsal, kültürel ve ilmi faaliyetlerle kısmen de olsa fark edildiği için gelecek günler hesabına ümit ışığımı kaybetmek istemiyorum. “Fark edenlerden ve edecek olanlardan Allah razı olsun” demek de boynumun borcudur; hepten "zeytin karası" bakmayayım istikbalime; Zeytinburnu’ma ve onun istikbaline…
Kimbilir, belki de yüzyıllardır reva gördüğümüz kadr ve vefa ihmalinin telafisi, bizim için kefaret olarak bir o kadar zaman alacaktır?
Belki de siz haklısınız; ben gereksiz ve boş lakırdı ediyorum. Kusuruma bakmayın; İstanbul’a aşık, Zeytinburnu’na meftun bu mecnun meczub, aşkının sızısını, sevdasının ağrısını ve umudunun acısını dile getirip paylaşmak istedi. Hakkınızı helal ediniz lütfen!
Her şeye rağmen; "Istanbul" diye okunur ancak "Âşık" olarak yaşanabilir. "Zeytinburnu" diye okunur ancak "Fetihburnu" olarak yaşatılabilir.
Vesselam.
28 Mayıs 2022
Çırpıcı
Engin MUTLU
----------------
NOT: Üstat Yahya Kemal’in affına, sizlerin de hoşgörünüze sığınarak, “İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar” şiirini, lütfen ve bir defaya mahsus olmak üzere, hatırım için, iş bu hadsiz tarafından yapılan üç küçük değişiklik ve iki beyit eklemesi ile okur musunuz? Rica ediyorum.
İstanbul’un Fethini Gören "Zeytinburnu-Fetihburnu”
NOT: Üstat Yahya Kemal’in affına, sizlerin de hoşgörünüze sığınarak, “İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar” şiirini, lütfen ve bir defaya mahsus olmak üzere, hatırım için, iş bu hadsiz tarafından yapılan üç küçük değişiklik ve iki beyit eklemesi ile okur musunuz? Rica ediyorum.
İstanbul’un Fethini Gören "Zeytinburnu-Fetihburnu”
"Zeytinburnu-Fetihburnu", bir ulu rü'yayı görenler şehri!
Seni gıpta ile hatırlar vatanın her şehri.
Hepsi der: "Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?
Bizim İstanbul'u fethettiğimiz mutlu günü!"
Elli üç gün en mehâbetli temâşâ idi o!
Sanki halkın uyanık gördüğü rü'yâ idi o!
Şimdi beş yüz sene geçmiş o büyük hatırâdan;
Elli üç günde o hengâme görülmüş buradan;
Canlanır levhası hâlâ beşer ettikçe hayâl;
O zaman ortada, her saniye gerçek bir hâl.
Gürlemiş Topkapı'dan bir yeni şiddetle daha
Şanlı nâmıyle 'Büyük Top' denilen ejderha.
Sarfedilmiş nice kol kuvveti gündüz ve gece,
Karadan sevk edilen yüz gemi geçmiş Halic'e;
Son günün cengi olurken ne şafakmış o şafak,
Seni gıpta ile hatırlar vatanın her şehri.
Hepsi der: "Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?
Bizim İstanbul'u fethettiğimiz mutlu günü!"
Elli üç gün en mehâbetli temâşâ idi o!
Sanki halkın uyanık gördüğü rü'yâ idi o!
Şimdi beş yüz sene geçmiş o büyük hatırâdan;
Elli üç günde o hengâme görülmüş buradan;
Canlanır levhası hâlâ beşer ettikçe hayâl;
O zaman ortada, her saniye gerçek bir hâl.
Gürlemiş Topkapı'dan bir yeni şiddetle daha
Şanlı nâmıyle 'Büyük Top' denilen ejderha.
Sarfedilmiş nice kol kuvveti gündüz ve gece,
Karadan sevk edilen yüz gemi geçmiş Halic'e;
Son günün cengi olurken ne şafakmış o şafak,
"Zeytinburnu-Fetihburnu”, gözleri dolmuş, tepelerden bakarak,
Görmüş İstanbul'a yüzbin meleğin uçtuğunu;
Saklamış durmuş asırlarca hayâlinde bunu.
Görmüş İstanbul'a yüzbin meleğin uçtuğunu;
Saklamış durmuş asırlarca hayâlinde bunu.
"Sanma hissetmem acını, sanma unuttuğumu;
Bil ki; yalnız, yek başına süren yolculuğunu.
Bil ki; yalnız, yek başına süren yolculuğunu.
Minnetle şükretmez isem, bana yazıklar olsun.
Sultan-ı bilâd; sana teşekkür bende "aşk" olsun."

0 yorum:
Yorum Gönder