Pazartesi, Mayıs 30, 2022 -
0 Yorum
0 Yorum
Hedonizm - Hodbînlik: Câhiliyye
Geçenlerde tv'de "kanallar" arasında dolaşırken, iki "kanal"izasyonda karşılaştığım programlar
dikkatimi çekti, bir miktar seyrettim; dayanabildiğim kadar.
Birincisinde; takvim yılı başı
programı skeçler arasına serpiştirilmiş. Genç erkekler kızların peşinde, kızlar
kendilerince en cazibeli halleri ile arz-ı endam halindeler, önlerine en
konforlu hayatı serecek erkekleri sözüm ona “rasat” ediyorlar. Çocuk rolündeki
oyuncular da önlerindeki kız ve kadınlardan beğendiklerine, moda (!) tabirle
"yürüyorlar." Hem de kadınlar evli olmalarına rağmen. Diyaloglarını
yazamıyorum ama siz tahmin edersiniz. Ne rol icabı çocuğun anne babası ne
kendisine yürünen kadın ne de kadının kocası bu durumdan hiç rahatsız değiller.
Yazan, yöneten, yayınlayanlar zaten sıkıntı görmemişler ki gösteriyorlar.
Aralara da ne kadar kepazelik varsa komedi ve eğlence adı altında
yerleştirilmiş; kendileri de seyredenler de gülüp eğleniyorlar.
İkinci program başka bir “kanal”izasyonda;
başlarında geveze bir şaklaban, karşısında genç kızlar ve erkekler, sözüm ona
“günlük hayat, hayata bakış ve gelecekteki planları” ile ilgili fikir alış
verişi (!) adı altında, nasıl ifade edeyim, hadi “kur yapıyorlar” olsun. Altı
kaval üstü şişhane atasözü misali; başı örtülü ama tesettürlü olmayan bir kadın
kendisinden bahsederken, oldukça yılışık ve cıvık (onlara göre samimi-içten),
kültürel hiçbir zeminde izahı bulunmayacak bir edeple (Anadolu’ya ait veya
İslamî olanı kastediyorum), adab-ı muaşeret kurallarını alt üst eder bir tarz
ve kıvamda; “programa erkek arkadaşı ile geldiğini, onunla beş yıldır ‘sevgili’
olduklarından, erkek arkadaşının ona defalarca evlenme teklif ettiğininden ama
bir türlü istediği şartlarda ve şekilde bir teklifle karşılaşmadığı için
evlenemediklerinden” bahisle, ruh halini hayal kırıklığı hissiyatında ifade
etti. Diyalog bu minvalde (eskiler pespaye derlerdi) devam ederken, birkaç
cümle sonra kadın, “7-8 yaşlarında bir çocuğu olduğu”nu söyleyince beynimden
vurulmuşa döndüm; eşinden ayrılmış, başı eşarplı, çocuklu ve beş yıldır erkek
arkadaşa sahip bir kadın. “Acaba ‘erkek-kadın arkadaşlık etme hali’ geçen beş
yılda hangi süreçte zuhur etti” diye düşündüm. Beynimin, şuurumun, aklımın,
vicdanımın,imanımın yandığını söylemem hafif kalır hissiyatımı tarif için.
Kadının yarım yamalak da olsa örtünmeye çalışmış haline mi, arkadaşlık tarifine
mi, çocuğu olmasına rağmen nikahsız olarak bir erkekle aile gibi görüntü
vermesine mi, oradakilerin bu vaziyeti normal kabul etmesine mi,
yayınlayanların bunda bir gariplik görmemesine mi, konuşmasındaki gevşekliğe mi
yoksa bütün bunları acaba tek ben mi yadırgıyorum diye içine düştüğüm topluma
yabancılaştığım hissine mi yanayım, bilemedim.
Aslında uzunca bir zamandır, bu
konular üzerinde bir şeyler karalama niyeti içindeydim ama bu iki çirkin
manzara fiile dönüşmesini sağladı. Zira meslek hayatım boyunca gördüm ki; muhatabım
olan öğrenciler ve aileleri, giderek artan bir ivme ile ve çoğunlukla, tam da
bu yazının konusu olan ve “yokuş aşağı freni patlamış yüklü kamyon hali”ni
yaşayan kitlelerden olma temayülündeler. Çocuklar-gençler her istediklerine
kolayca ulaşabiliyorlar. Ailelerin, çocuklarına hayatı güllük gülistanlık bir
cennet haline getirdikleri için onların kumandasına/boyunduruğuna/emrine geçmiş
kölelere dönüşüyorlar. “Ben yapamadım, yaşayamadım, alamadım çocuğum yoksunluk
çekmesin” zehir bir zihniyet olarak rağbet görür oldu; şimdilerde buna trend
oldu diyorlar.
Bir keresinde öğrencilere cenneti
anlatırken öğrencilerden biri, "hocam cennet, çok da gitmek için
çabalanacak bir yer değilmiş" demişti de şaşırıp kalmıştım. Kendimi güç
bela toparladıktan sonra, "evladım, bu kanaatinin sebebi sen değilsin; hata
sende değil. Anne-babalarınız ve bizler, her şeyi eksiksiz ve bir o kadar da lüks
içinde size sunuyoruz ki; cennette gibisiniz; ne isterseniz ayağınıza geliyor
hem de en konforlu haliyle. Mesela; 'gak' diyorsunuz cips, kola geliyor, 'guk'
diyorsunuz telefon. 'Gak guk' diyorsunuz en markalısından giyim kuşam ürünleri
önünüzde hazır oluyor. Bir farkla ki; bir zahmet kıyafetleriniz için mağazaya,
yedikleriniz için de tuvalete gitmek zorunda kalıyorsunuz, işte cennette bu
olmayacak" diye cevap vermiştim.
Beni asıl kahreden, maneviyat
eksiği veya kültür değerlerine uzak olan aileler ve çocuklarından ziyade, bu
zehir zıkkım hayatın, artık, kendini dindar ve Müslüman gören/zanneden
ailelerde de sıradan hale gelmesi normal kabul edilmesidir.
Maalesef insanlar her şeyi;
"mutlu olabilmek için tüketme"yi marifet zanneder oldu ki; kıyamet
alametidir. Nam salmak; çok kafa yormadan, mümkünse emek harcamadan muhtemel en
kısa yoldan para kazanmak; şöhrete ulaşmak ve egolarını tatmin etmek için
insanların yapmayacakları maskaralık, harcayamayacakları değer kalmadı.
Elimizde son kale olarak aile kalmıştı; o da düştü düşecek. Maalesef. Önce,
aşkı şehvete dönüştürdüler ama adına aşk demeyi ihmal etmediler ve aşk-sevgi
görüntüsü altında şehveti yegâne maksat-hedef haline getirdiler, sonra da eşyayı,
kıyafeti, mücevheri, hediyeyi aşkın göstergesi yaptılar, bunları da çocuklara “mutluluk”
diye zerk ettiler, ediyorlar. Tv-medya mecralarında ürün reklamı mı yapılıyor, af
edersiniz pavyonda konsomatris mi tanıtılıyor belli değil; tabi onlara göre aşkın
yansıması.
Süreç nasıl işliyor, bu hale
nasıl ulaştık, basit ama kahredici, gafletimizin derinliğini gösterecek bir
örnek vereyim. Hani, birini sevdiğimizi göstermek için kalp simgesi çiziyoruz,
kullanıyoruz ya. O şeklin kalple, kalpteki sevgiyle falan alakası yok; kadın
kalçası, yani bitamamiha cinsel organlarının bulunduğu bölgenin simgesi.
İnanmayanlar veya zorlama yorum diye düşünenler ya da “uçmuşsun abi, bu neyin
kafası” diyenler varsa, parmaklarının altındaki “sanal” mecrada çok değil iki
dakikacık-yüz yirmi saniyecik, en fazla “layk atacağımız bir süre” kadar; "bu simge
nereden çıktı, kaynağı nedir" diye araştırsın, görecektir; nasıl bir erotik
ve pornografik simge olduğunu.
Bebek-Çocuk daha henüz ilk üç yılını
yaşıyor; eşyaları, kıyafetleri hatta odası "kalp" simgesi ile dolu.
Doğum günlerinde hediyler aynı simgeli; büyüyor, “aşık (?)” oluyor, sunulan
ürün aynı simgenin ardında; evleniyor salonun her yerine aynı simge sıkılmış;
yaşlanıyor hatıra denilen eşyalar bile aynı simgenin içinde. Bir tabutun üstüne
örtmediğimiz kaldı ama ölenin fotoğraflarını saklıyoruz, yine aynı simgeyle
çerçevelenmiş. Bu kadar erotizm az gelmiş gibi, yetmedi, şimdi, artık iki
elimizi eğip bükerek aynı "erotik ve pornografik simge"yi hiç utanma
hissi duymadan, cümle aleme maharetmiş gibi gösterir olduk. Yani, şu hâlde
nasıl ifade ediyoruz birisini sevdiğimizi? Ben söyleyeyim: "kadının
cinselliğini ve cinsel obje olduğunu" göstererek. Aman ya Rabbi, sen
aklıma mukayyet ol.
Aslında bu simgenin anlattığı gafletimizin
yükselen grafik seyri bu kadarla da kalmıyor. Durumu doğru tarifi içeren, ifade
eden kelimeleri yazamıyorum; edebim elvermiyor, ayrıca bu tasvirler için kuşuma
da bakmayın lütfen. Hani bu “sanal sevgi” göstergesi olan simgenin ortasından
bir de "ok" geçiyor; bu haliyle "ben sana tutuldum, aşık oldum,
seviyorum, okla vurulmuş gibiyim" dediğimizi sanıyoruz ya. Biz, onu
"ok (!)", geçtiği yeri de "kalbin ortası (!)" zannediyoruz
ama öyle değil. Yine edebimden ne demek istendiğini yazamıyorum; yine merak
edenler, sadece yüz yirmi saniyecik, gözlerini ve aklını kullanmak şartıyla
“sanal ortamda takılsın” görecektir.
Pedofili vakaları, ensest
ilişkiler, tecavüz, zina, taciz, lgbt vb. bin bir türlü sapkınlıkların içinde
ve altında; daha çocuk doğduğu andan itibaren gözüne gözüne sokulan/soktuğumuz,
zihne ve şuura yavaş yavaş işlenen/işlediğimiz, bazen subliminal-bilinçaltı,
çoğunlukla aleni, bu mesajlar yatıyor. Siz, siz olun, o simgeyi sevdiklerinize hele
de çoluk çocuğunuza, aile efradınıza göstererek "günaha, günah-ı kebaire, harama,
vebale girmeyin; zemin oluşturmayın" derim.
Bu kadarla kalmıyor gayri ahlaki
ve iffetsizce nesil yetiştirme eğitimi; “kurbağayı sıcak suda telef etme
metodu” hiçbir safhası atlanmadan gerçekleştiriliyor. Yine mesela en bilindik
olanı var ki; bir “pamuk prenses ve yedi cüceler” meselesi var ki; tam bir
fecaat.
Siz bu hikayeyi (bana göre erotik
içerikli sapkınlık tavsiyesi senaryosudur) yıllarca duydunuz, duydunuz da
gözünüzün önündeki mesajı fark edebildiniz mi bilmiyorum? Büyücü üvey
annesinden kaçan bir genç kız, bilemediğimiz bir süre yedi tane cüceye
sığınıyor. Fakat cücelerin hepsi kızın sahibi, af edersiniz hayat arkadaşı
olabilmek için elli tane fırıldak çeviriyor. Bununla da yetinmiyorlar, birbirlerini
saf dışı bırakabilmek için, arenadaki gladyatör performansıyla tam bir “eşit
şartlarda yarışma” mücadelesi veriyorlar. “Ne olmuş yani, bir kızı on kişi
ister bir kişi alır” demeyin, bu sözle atalarımız; biri ister, olmaz denirse
ikicisi ister demektir. Bu “sevgi gösterisi platformu”nda durum çok farklı;
bunlar aynı anda, yani eşzamanlı olarak kızı “avlamaya-ayarlamaya-ayartmaya”
çalışıyorlar. Ayrıca, bu sözüm ona masal kahramanı cüceler kaç yaşlarında belli
değil, ya da ben bilmiyorum. Çocuk iseler ayrı bir rezillik, genç iseler ayrı
bir kepazelik, yetişkin iseler ayrı bir müptezellik. Maalesef (!) hiçbiri
amacına ulaşamıyor, cadı kadın ise planladığı bin bir kumpas sonucu bir elma
marifetiyle kızı zehirliyor. Bundan sonra başka bir sapkın sahne sergileniyor; spor
salonundan yeni çıkmış gibi bir prens geliyor, ölmüş kızı öpüyor ve kız
canlanıyor. Sonra ikili mutlu bir hayat (!) kuruyorlar.
Sekiz erkeğin bir kızı elde
edebilmek için yaptıklarını, cinsel dürtü ve tavrın literatürdeki kavram
karşılıklarını tek tek ifade etmemin gereği var mı bilmiyorum ama ben sadece
prensin “hayat öpücüğünün” karşılığını söyleyeyim; nekrofili. Nekrofili nedir
mi diyorsunuz? Benim edebim yine elvermedi, lütfen “sanal ortam”dan siz bulun
artık. Sonra gerisini de varın siz düşünün.
Daha çocuk yaşta, yani
davranışların ve zihin yapısının oluşmaya başladığı, dünyayı anlamaya ve
algılamaya başladığı zamanlarda anlatılan o kadar sapkın masallar (!) var ki; metinleri
bilgilerinize, manalarını da ferasetinize bırakıyorum.
Mesela birkaç cümleden bir başka
masal; Sinderella-Kül kedisi’de bunlardan biri. Ben bu masalda sadece, ülkedeki
bütün kızların, pazar tezgahında sergilenir gibi bir prense sunulması, prensin
de her ne pahasına olursa olsun, aralarından kendi hoşuna gideni kapı kapı
dolaşarak mutlu olma çabasını söyleyeyim, diğer ayrıntıları da siz düşünün.
Böylesine, bir kişinin takdir, kabul ve beğenisine dayalı keyfe keder, evliliğin amacına yönelik
hiçbir kriterin bulunmadığı sınırsız ve sorumsuz tercih hakkının; arzuladığına
ulaşamayanlar için nasıl bir tatminsizlik duygusu oluşturacağı; hedefine ve
istediği hazza ulaşamadığında veya mutluluk hissini kaybettiğinde ya da
bıkkınlık oluştuğunda meydana getirebileceği şiddet içerikli problemlere sebep
olacağı, ehlinin ve düşünebilenlerin bildiği bir akıbettir. Tüm bunlardan gafil
olup, bir de günümüzde moda vandallık olarak çokça şahit olduğumuz “erkek
vahşeti” nereden çıktı demek, neyse sebep olanlar da yapanlar da hak ediyor ama
ben yine edebimi muhafaza edip, cümlenin devamını size bırakayım.
Bunlara benzer o kadar “sorunlu” masallar
var ki; şu saçını uzatıp, kuleden aşağı salarak “aşığını” ailesinden gizli kuleye
çıkaran kızın hikayesi gibi. Bunu dinleyen erkek ne yapmaz, bunu dinleyen kızı
nasıl durdurabilirsiniz? Bu masalları engellemediğiniz sürece, ilerleyen
zamanlarda dilinizden düşürmeyeceğiniz ve aslında çok söyleyip, iyi bildiğiniz
mukadder soru cümlesini söyleyeyim de bu kadar kafi gelsin; “bu çocuk (kız veya
erkek) önceden böyle değildi, anası belli babası belli, n’oldu buna böyle
anlamadım? Z kuşağı değil mi, ondandır herhalde?”
Şu z kuşağı meselesi de ayrı bir
yazı konusu ama ben ne anlama geldiğini birkaç cümleyle söyleyip, şimdilik
geçeyim: Ebeveynliği beceremeyen; çocuk nasıl terbiye edilir, bilmeyen; sürekli
ve kuralsızca besleyip giydirerek çocukları tatminsiz hale getiren anne
babaların, hatalarını örtmek veya vicdan azabını bastırmak için uydurduğu
geçersiz bir mazerettir. Kuşak çatışması denilen klasik kavram da bu durumu
yansıtan gerçekle hiçbir alakası bulunmayan, içi boş bir başka tamlamadır. “Zira
kuşak çatışması yoktur, olamamalıdır” demek insanı makine kabul etmek olur.
İnsan doğduğu andan öleceği ana kadar sürekli terbiye ve eğitim süreci içinde
bulunması gereken, özü tekamüle dayanan bir canlıdır. Hiçbir nesil bir önceki
ve bir sonraki nesil ile aynı şartları yaşayamayacağına göre, her nesil
döneminde aynı metodu çözüm diye sunmak ahmaklık olur. Maalesef ahmaklığın,
tembelliğin adına da kuşak çatışması diyoruz. Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz;
uyanın artık; anne babalar, eğitimciler.
Aman ya
Rabbî, Sen aklıma mukayyet ol. Bu ne büyük bir çöküş ne büyük bir
felaket. Her istediğini parasını verip alabileceğini ve mülkü haline
getirebileceğini, sonra da onu istediği gibi kullanabileceğini zanneden “saf ve
berrak bela”dan müteşekkil insanları kendi ellerimizle, dillerimizle ve tüm imkanlarımızla
maalesef ki; merhamet gösterdiğimizi zannederek, üretir olduk.
Maalesef insanlar; anne, baba
veya öğretmenler, çocukları eğitirken; "yetişkin" olabilmek için emek
vermek, bunun için de ter dökmek gerektiğini; ter dökerken, yorulurken, yetişirken
insanın mutluluğu değil, üretken olmayı, nitelikli zaman harcamayı ve yapılan/uğraşılan
işle ilgili hedefe ulaşmak demek olan başarıyı gaye edinmeleri gerektiğini;
mutluluğun tarlayı ekerken veya biçerken değil, ancak ürünü/çıktıyı
kıymetlendirirken hissedilebileceğini öğretmek zorundadırlar. Oysaki bunun
aksine "her ne şekilde ve yolla olursa olsun mutlu olmak, memnun olmak,
zevk, lezzet ve haz almak üzerine motive ediyorlar, destek oluyorlar ki;
kelimenin tam anlamıyla bir felakettir. Dünya mutlak ve sâfî mutluluk mekânı
olamayacağı gibi, çocukluk dönemi mutluluk üzerine kodlanarak geçirilecek,
geçirtilecek bir dönem hiç değildir. Bu süreçte mutluluk hissetmek gerekirse bu
ancak ve ancak, yapılması gereken çalışmalar yerine getirilmiş ise olmalıdır.
İstediğini yaparak mutlu olmak değil, kısa veya uzun vadede ulaşılması gereken
yere gelindiğinde mutlu olmak hedef olmalıdır.
Buna, yani hayattan her ne
pahasına ve her ne şekilde olursa olsun zevk alma çabasına
"hazcılık-hedonizm" denir. Tam tarifini yapmak gerekirse Hedonizm; en
üstün iyiliğin haz, hayatın en önemli değerinin de haz ve zevk almak olduğunu;
ideal yaşama ancak bu şekilde ulaşılacağını; kişinin, anlık istek, zevk ve
hazzını, karşısındaki diğer insanları önemsemeden yaşaması gerektiğini ileri
süren; bedensel ve duygusal zevkin önemini merkez edinen öğretidir. Bencillik,
kendini beğenme, başkalarını kendi çıkarları için kullanma, eleştiriye kapalı olma,
kendisi dışındaki tüm varlıkların acılarını ve ihtiyaçlarını yok sayma, hedonistlerin
en belirgin gösterge-özelliklerindendir. Kur’an’da hikâye edilen helak olmuş
kavimlerin işledikleri cürümler farklılık gösterse de ortak noktaları hedonist
olmalarıdır. Hz. Peygamber (as)’ın tebliğde bulunduğu toplum da aynı hedonist
hayatı sürdürüyorlardı ki biz o dönemi “Cahiliye” olarak tanımlıyoruz. Yoksa
dönemin müşriklerini cahiliye diye tarif ederken, diploması olmayan kişilerin
yaşadığı toplum diye mi anlıyoruz? Muhtemeldir ki öyle anladığımızdan
mütevellit, diplomalı hedonistlere sahip olabilmek için çırpınıyoruz. Bu haliyle
ayet ve hadislerle sabittir ki; hedonistlerin karnını da gözünü de ancak toprak
doyurur; Allah muhafaza. Zira fani olan hiçbir şey tatmin edici, doyurucu ve
mutluluk verici değildir, olamaz.
Çocuklarına "hayır"
diyemeyen, isteklerini sınırsızca karşılayan, maddi gücü ne sseviyede olursa
olsun, çocuklarının, amacını, gereğini ve hedefini aşan arzularını kısıtlamadan
yerine getirmeyi marifet, merhamet, ebeveynlik, eğitim, terbiye ve görev
zanneden anne, baba ve eğitimciler, böylece; hadsiz, edepsiz, kuralsız,
tatminsiz, merhametsiz gerçek anlamda vandal-barbar varlıklar yetiştirirler.
Büyüklerimiz bunu hodbînlik olarak izah ederlerdi, Kur’an esfel-i safilin ve helak
olan kavimler; Hz. Muhammed (as) cahiliye adeti demiş; şimdilerde psikoloji/felsefe
hedonist diyor ama bizim hayatmızdaki anlamı evlat sevgisi. Necip Fazıl’ın Muhasebe
şiirini okumanızı tavsiye ederken yine onun bu şiirdeki ifadesiyle cümleyi tamamlayayım:
Bir kurtlu peynir gibi ortasından
kestiğim,
Buyrun ve maktaından seyredin
işte evim.
Çok üzgünüm ama içinde
bulunduğumuz asırda, ailesinden ve/veya eğitimden sorumlu kişilerden böyle
eğitim almış bir insanı veya fertleri eğitebilecek-düzeltebilecek, ne bir kurum
var, ne bir öğretmen var, ne de bir müfredat. Bir tek Hz. Muhammed (sav) var. O
da Cibril Hadisi'nde diyor ki; "ahirzamanda, köleler efendilerini
doğuracak."
Evler, okullar ve sokaklar yaşı
küçük putlarla doldu, tıpkı cahiliye dönemindeki gibi. Bu putlara da başta
kendileri olmak üzere sunmadığımız kurban, vermediğimiz hediye kalmadı. Kıyafet
istediğinde alabileceğimizin en pahalısını; gıda istediyse besleyici olup olmadığı
hiç önemli değil, en fazla lezzet verecek olanı; araç, gereç, oyuncak vb. bir
şey istediyse onun en çok beğendiğini ve istediğini; misafirlik söz konusu
olduğunda bile onun arzusu doğrultusunda değil birilerini ziyaret etmek, eve
misafir bile kabul etmemeyi; gezip dolaşmak-tenezzüh gerektiğinde, yeme içme
mekanlarında onların tercih ettiklerini onları yapar olduk. Hele telefon,
tablet, bilgisayar, oyun konsolu vb. dabbetülarz türevlerinden bir şey söz
konusu olduğunda, onun istediği değilse zaten akan sular duruyor, ev ev değil
zindan oluyor. Ardından cuma günleri veya kandil günleri yağdırıyoruz duaları. “Ahirzamanda
şirk” suçunu işlemekten imtina etmeyelim ama Allah'a duadan da geri kalmayalım.
Bu durum şirkin üstüne bir de isyan, Allah ile hâşâ pazarlık, dalga geçme,
sorumluluğu ve günahı hafife alma ve gaflet suçlarını da ekler ki bu kadar
cürümle; kıyametten sonra gözümüzü mahkeme-i kübrada açarız; daha kapatamadan
soluğu ebu leheb ve karısının yanında alırız, Allah muhafaza. Sebep, bu vahim
durumun sebebi, her iki cihanda da hüsranın sebebi nedir? Evlat sevgisi mi?
Rabbim sana sığındım.
Kusuruma bakmayın, sözlerim biraz
rahatsız edici, sert ve ağır oldu ama hakikat budur. Bu masumiyet, iyi niyet
sevgi, aşk falan değil, tam bir felaket manzarasıdır. Bu, sözüm ona modern
dünyanın pozitivist ve materyalist kapitalizminin altında ezik bir ruh
haletiyle sıkışmış, kendini Müslüman zanneden “birey”lerin ürünü olan
"defolu-kusurlu bir mamul"den başka bir şey değildir.
Son zamanlarda taciz, tecavüz,
cinayet, zorbalık vb. günahları işleyen sadist ve psikopat insanların haberleri
çok duyulur oldu ya. “Bu ve benzeri eğitimlerden geçmiş hasarlı fertlerin hepsi
böyle olur” diyemem ama “bu ağır hasarlı canilerin hepsinin, bu ve buna benzer,
aile-okul görünümlü üretim tezgahlarından çıktığını hem de ısrarla” iddia
edebilirim. Ayrıca bu tip vak'aları kanunla, konstantinapol sözleşmesiyle,
hapisle falan engelleyebilmek de mümkün değil. Çocuklukta ruha nakış nakış
işlenen hazcılık-hedonizm-hodbinlik-cahiliye sıfatları, ilerleyen yaşlarda
sadist, psikopat ve sosyopat kişiliklere dönüşür. Bunu, pedogojik yaklaşım, modernite,
kültür ve güzel davranış adı altında çocuğa kavratırsanız; hele bir de genetik
yatkınlık varsa; geçmiş olsun.
“Benim çocuğum zekidir; benim
çocuğum yapmaz; benim çocuğum her şeyin en iyisine layıktır; evladım sen takdir
al, ben sana ne istersen onu alacağım; çocuğumun falanca okulu kazan dile
benden ne dilersen; ben çocuğumla arkadaş gibiyim; evladım senin için
sırtımdaki ceketi bile satarım” (baba ve annelerimizin bizi motive etmek için
kullandığı bu baştan aşağıya alil-sakat cümle ile biz ceketimizi satmayı
beceremedik ama bizden sonraki nesil bu mazohist cümle yüzünden, değil ceket,
bir çorap için anne babasını, arkadaşını, eşini veya her hangi bir insanı
satabilecek durumdadır. Bu kafayla gidersek onların çocuklarının halini
tasavvur bile edemiyorum) cümleleri yüzde yüz riskli ve tehlikeli ifadelerdir
ve aynı zamanda “kaliteli put yetiştirme”nin kibarca ifadelerinden başka bir
anlam taşımıyor. Hele çocuklarına "aşkım, sevgilim" diye seslenenler
yok mu? Duyduğumda hafakanlar basıyor beni, "dilin kopsaydı da lâl olsaydın
da bu sözü söylemeseydin" diye haykırasım geliyor.
İnsanın evladına şefkat
göstermesi, merhamet etmesi değil kusur olan, elbette ki insan evladı için
elinden gelen her şeyi yapar, gerektiğinde canını bile verir. Kusur, bu ve
benzeri sözleri çocuklara söylemek ve ardından ilkesizce, sınırsızca ve
kuralsızca bunların gereğini yapmaktır. Çocuğuna onu sevdiğini; aşkla, tapınır
gibi söylemek değil şefkat duygusuyla söylemek ve göstermek, kendisinin
Allah'ın emaneti olduğunu, emaneti sahibine hasarsız teslim etme çaba ve
gayretinde olduğunu fark ettirmek çok mu zor? İnsan eşini aşkla, çocuğunu
şefkatle, arkadaşını dostça sever, muhabbet besler; tapınır gibi değil. Zaten
aşk, şefkat ve dostluk da amaç veya hedef değildir. Gaye Allah'ın rızasını ve
sevgisini kazanabilmek olmalıdır. İlahi aşka kavuşmak, fani olana muhabbet
etmeyi hedef değil vesile olarak, araç olarak görmekle mümkündür. Cenab-ı Mevlâ
Kehf 18'de, "Mal ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. (Neticesi) kalıcı
olan sâlih ameller ise, Rabbinin katında sevapça daha hayırlıdır, ümit bağlamak
cihetiyle de daha hayırlıdır." buyururken bunu kastediyor. Yani doğru olanı
işimize geldiği zaman değil; özü ve sonucu “doğru-salih-kamil-irfan” olana
ulaştırıyorsa yapmak, yanlış olanı da işimize yaramadığı zaman değil; özü ve
sonucu “yanlış-haram-günah” olduğu için yapmamak hakikatini kaybetmemek
lazımdır.
Vemâ uberri-u nefsî, inne'n-nefse
leemmâratun bi'ssû-i illâ mâ rahime rabbî. İnne rabbî ġafûrun rahîm. (Yûsuf
dedi ki:) “Hâlbuki (ben) nefsimi temize çıkarmıyorum. Muhakkak ki nefis, dâimâ
kötülüğü emredicidir; ancak Rabbimin merhamet etmesi müstesnâ. Şüphesiz ki Rabbim,
Gafûr-çok bağışlayandır, Rahîm-çok merhamet edendir.” Yusuf 53.
Rabbim, Sen bizlere acı, merhamet
eyle, ahirzamanın şerrinden ve şerirlerinden koru. Bize, ailemize ve bütün
mü'minlere bu şerleri işlemeyecek ve uzak kalacak ameller nasip eyle. Ki;
Sen'in rızana ve Rasul'ünün muhabbetine layık olan kullardan olalım, bu şerefe
erişebilelim ve Mahkeme-i Kübra’da “kulum” dediğin, Rasul’ünün “ümmetim” diye
seslendiği insanlardan olalım. Amin.
Söylenecek daha çok kelam var da
onları bir başka sefere bırakalım. Son olarak kısa bir kodlama yapmak lazım
gelirse, geleceğin; dünya için suçlusunu, ahirette günahkarını yetiştirmenin,
yaşlandığımızda da pişmanlık hissini eksiksiz tatmanın sekiz (8) basit kuralını
hatırlayalım:
1. Küçüklüğünden itibaren çocuğa
ne isterse vermeye başla ki; herkesin, onun geçimini sağlamakla mükellef
olduğuna inansın.
2. Fena sözler söylediğinde veya
hata yapığında gül ki; kendisinin akıllı, yaptıklarının da doğru olduğuna
inansın.
3. Sakın ona düşünmeyi, beynini
kullanmayı, üretken olmayı öğretme, uygulatma sen yap ki; on sekizine gelince,
neyi, ne zaman ve nasıl yapması gerektiğine kendisi karar versin ama yapamasın.
4. Yerde bıraktığı her şeyi
kaldır; kitaplarını, giysilerini, kullandıklarını, döktüklerini, her şeyi sen
yap ki; sorumlulukları hep başkalarına yüklesin.
5. Onun önünde sık sık kavga et ki;
bir gün aile parçalanırsa pek de şaşırmasın.
6. Ona istediği kadar harçlık
vermekten kaçınma ki; kendi parasını kazanmanın ve harcamanın ne demek olduğunu
öğrenmesin.
7. Yiyecekmiş, içecekmiş,
konformuş, nasıl mutlu olacaksa tüm arzularını hemen yerine getir ki;
istediklerini her zaman elde etmeye şartlansın.
8. Komşulara, öğretmenlere,
polise, vb. karşı hep onun tarafında ol ki; hepsine karşı önyargılarla
davransın, kurala uyma alışkanlığı olmasın, kendi kuralını nasıl istiyorsa öyle
oluştursun ve yapsın.
Engin MUTLU
_________________________

0 yorum:
Yorum Gönder