11 Haziran 2022 Cumartesi

Cumartesi, Haziran 11, 2022 - 0 Yorum

Cân, Hey Cânlar!

 
Kollarım uyuşmuş. İç içe geçirip, göğsümün üstünde kavuşmuş halde bıraktığım kollarım. Ben, onları bencileyin yalnız kalmasınlar diye buluşturmuştum kalbimin üstünde lâkin sanki onlar; “sen insanlarla dolu bu koca vasıtada tek başına iken, biz bir arada ne yapalım? Hepimiz birimiz için isek, yalnızlığına biz de mücerred kalarak iştirak edelim, bırak biz de sana katılalım” diyor gibiydiler. Adeta benim rahatsızlığım onların da keyfini kaçırmış, böylece kavuşmak onlara huzur getirmemişti; benim gibi. “Ya bizi de al yalnızlığının yanına; yalnız iken birlikte olalım ya da yalnızlığını ortamıza yerleştir biz de yalnız kalalım” diyorlar gibi.
 
Sarsıla-sallana giden otobüsün durması mı, kollarımın vefalı avazı mı yoksa motorun sürüklediği yekpare kaporta içinde dipdibeyken bile yalnız kalabilmeye muvaffak olabilen yolculara nefes aldırmak için önünde durduğumuz konak mekânından yükselen metalik anons mu uyandırdı beni bilmiyorum; göz kapaklarım aralandığında ancak hislerimin karmaşasından kurtuldum.
 
Son basamağı da aşıp, toprağın bağrına döndüğümü; yalnız kalabalıklarla beraber, yalnız başıma içtiğim bir bardak çayın son yudumunu çektiğimi; yalnızlığıma arkadaş olan kollarımı otobüsün koltuğunda tekrar kavuşturarak başımı arkaya yasladığımı hatırlıyorum. Bir de tütünden çektiğim son nefesin kalbimde tutuşturduğu yangını.
 
Ahenkli bir horultuyla kara yolda, karanlıklar arasında yol bulmaya çalışan vasıta ilk hareket emrini şoförün çevirdiği anahtardan mı aldı, yoksa tek başımla olmaktan kaynaklanan aşırı sessizlikten mi bunaldı da ses çıkarmaya karar verdi bilemedim? Ama camın önündeki, bütün manzarayı kapatan karanlığın bir türlü bulamadığım ortasından, farların aydınlatamadığı yolun ortasına çektiğim hayali çizginin ortasına gözlerimi, başına da zihnimi diktim, takibe başladım; ömrümün, kalan ve fakat benim muhtevasını bilemediğim arta kalan günlerini.
 
“Bir gönüle aşk girince, ateşte yanmışa benzer, bir de hasretlik olunca yanmış tutuşmuşa benzer; hey can, hey can.” Yine kollarımdan biri bana sesleniyor sandım ama ses bu sefer sessiz değildi; dışardan geliyordu. Biraz kulak kesilince, Aşık Fedâî kendisinin bulduğu, benim kaybettiğim cevheri türkü olarak yakmış, az önce karanlığın ortasında bıraktığım gözlerime sesleniyordu. “Her şeyi karanlıkla kayboldu sanırsın; oysa her şey aslıyla ve cismiyle vardır ve oradadır. Tâ ki aslı var olan şeyleri sen var ettin de sonra kaybettin sanma; sana karanlık olan hakikatte ışığa ihtiyaç duymaz, senin karanlık zannettiğin, Sahib’ini unutmaman ve fark etmen için verilmiş ayan beyan ve zahir bir nimettir,” der gibi.
 
“Yağmura karışır yaşın, dünyaya sığmaz ki başın, sevdalıdır hayal düşün; içmeden sarhoşa benzer, hey can, hey can.” Âşık neyi feda etti de Fedâî unvanını bilmiyorum ama sesini güfteye o kadar feda etmiş ki; o kadar olur. Şair yaktığı türküye, meşk eden sesine öyle bir is bulaştırmışlar; sanırsın kalbimin tandır olduğunu ikisi de biliyor.
 
Yanık başka bir âşık, bir gün kulağıma, “beni bırak, senden kurtul; aşk “önce sen” diyebilmektir, hatta muhatab bile bunu bilmediğinde” demişti. Ben, o zamandan beri hep, “önce sen” demiştim bu tavsiyeye uyarak; “önce de sonra da sen” demiştim velakin, Fedâî’ye ne oluyordu da hâlâ “nasibin budur” diyerek, zihnimi karanlığın ortasından alıp, tandırın ortasına atıyordu? Sanki gereği varmış gibi, içimdeki son damla yaşı niçin yağmurun cömert sularında boğuyordu ki? Neden bir başına kalmış başımı koca dünyada yalnızlığa batırıyor ve sevdamı hayal kalmaya mahkum ediyordu?
 
Türkü henüz bitmemişti, kollarım ise yine feryat figan, yine çığlık çığlığa; uyuşmuşlardı. Bir nefeslik mesafeyi mi aştım, yoksa asırları mı dolaştım bilmiyorum ama aracın son basamağından toprağın merhametli kollarına kavuşunca, henüz aydınlanan günün taze kokusunu içime çekerken, türkünün zihnime takılan son dizesini tekrar ederken buldum dudaklarımı: “Bedenimin canı canan, damarımın kanı iman, Fedâî'm dört yanımınan kışa tutulmuşa benzer; hey can, hey can.” Çektiğim son nefesi salarken, bu defa, içimdeki taze günün kokusunun tütün tadıyla yer değiştirdiğini hisseder gibi oldum. Ve ardından dopdolu bir karanlık, upuzun bir sessizlik ve Sahib'inden ırak ise varlığın varabileceği son durak; mutlak yalnızlık.
 
Ne karanlığın bu kadar net ve pürüzsüz göründüğü bilirdim, ne de soğuğun bu kadar ısıtabildiğine şahit olmuştum. Söyleyen, anlatan, izah eden çok oldu ama ilk defa tecrübe ediyordum. Meğer yalnızlık ne büyük bir nimetmiş, hamurumun koynuna avdet edince; başım, kollarım ve arasındakilerle birlikte.
 
Artık, başım ve kollarım sevdam gibiydi.

Tıpkı dumanın havaya karıştığında kaybolmasına rağmen yalnız kalmaya devam etmesi gibi;

Tıpkı “fani sen”i, “ben”in ötesine çekmedikçe, “Bâkî Sen”i bulmanın mümkün olamayacağını gördüğüm gibi;

Tıpkı ömrümün sensizlikteki çaresizliğinin dermanını “Tek Sen”de bulduğum gibi.

Toprağın dergâhında, başım başında duruyor ve artık uyuşmayacak olan kollarım kendime sımsıkı yanaşmış; Rabbimin huzurunda, yalnızlıktan kurtulmuş gibi.

İnne’l-hamde lillahi'l-vâhidi'l-ehadi'r-rahmâni'r-rahîm. Ve Muhammedün abdühû ve rasûlühü'n-nebiyyü'l-kerîm. (Hamd odur ki; Rahman, Rahim Tek ve Bir olan Hz. Allah Teâlâ (cc)'ya olsun. Ve
Kerim Peygamber Hz. Muhammed (sav) ise O'nun Rehber olarak gönderdiği elçi ve O'nun kuludur.)

21 ‎Nisan ‎2021
Anlaşılmaz-Bilinir Yer
Engin MUTLU

-----
📷Fotoğraf Hakkında:
- Engin Mutlu
- Cân, Hey Cânlar!
- Süleymaniye Camii Haziresi, Fatih
- 2018
- Samsung Note4
__________________________________

0 yorum:

Yorum Gönder