Cumartesi, Temmuz 09, 2022 -
0 Yorum
0 Yorum
Bir Elmas Hikayesi: Sizin Hiç, Bir Damla...
Dokuz seneyi geçmişti ben bu semte taşınalı. Bu semt ve sokakları hayalîlerin, his fakiri hücrelerinde tasarladıkları peyzajlardan değildi. Ya da melankolik ve bitkin zihinlerin, muhtevası doluymuş gibi görünsün diye kocaman harflerle yazdıkları şiirlerine yahut romanlarına döşek yaptığı sokaklara da benzemiyordu. Haliyle, mahallemin sakinleri de hikayelerinin talibi olmayacağını bildikleri için, fason cümlelerle k-abartılıp yaldızlanan gerçek üstü fantastik figürlerden hiç değildi.
Bazen şöyle tasvirlerle de muhatap olunur; "kendi halinde sakin insanların oturduğu; herkesin ekmeğinin peşinde koştuğu; akşam ezanını müteakiben perdenin öbür tarafındaki, tepesinde ışık yanan dört duvar arasında huzurun yudumlandığı; veya 'yok mu yardıma ihtiyacı olan, kendimi bırakayım da varımla yoğumla ona teveccüh edeyim' hissiyatının hayat bulduğu; Arnavut kaldırımlı sokaklarda çekilmiş, şimdi tozların sarıp sarmaladığı raflardaki tozlu makaralara dolanmış tozlu filmlerdeki gibi traji-komik bir mahalleydi" falan da demeyeceğim; çünkü böyle de değildi.
Evet, sokağımın sakinleri birbirlerine doğalgaz beslemeli, muhakemesiz olduğu göz ardı edilen lakin akıllı olduğu zannedilen ocakların üstünde, en çelik tencerelerin veya en seramik tavaların içinde kin, nefret ve fesadı şimşir kaşıklarla, pembeleşip pörsüyene kadar karıştırıp ikram edecek kadar ikrârına muhalif düşkünlerden de değillerdi. Böyle olmamakla beraber, en gümüş, en özgün veya en dekoratif altın işlemeli tepsilerinde, ahitlerine denk sevgi, dostluk ve muhabbet ikrâm etmek için çaba göstermek arzusu da pek beslemezlerdi.
Bıyığımın terlemeye başlamasının üzerinden neredeyse yarım asır geçti. Fakir, yeryüzünde yukarıdaki tariflere müstakillen ve mütemadiyen uyan veya çoban salata misali biraz ondan biraz bundan harmanlayıp, sanki sokak düğününde halay sırasına dizilmiş erkek tarafı gibi davranan ne bir cemiyet gördü ne de bu tarz tariflere ucundan kıyısından temas etmiş bir fert. Evet, evet sokaklar ve binaları, hayatlar ve insanları tıpkı sizin yaşadıklarınız gibiydi; haliyle bizim semt de.
“Efendi sen de kimsin, necisin? Zamanını, onca nefesi nerede tükettin? Ne yaşadın, nerede yaşadın, kimlerle yaşlandın?” benzeri suallerle, merak içindeyseniz onu da söyleyeyim. Bendeniz de tıpkı sizin şehrinizdeki insanlardan biri gibi bir ferdim. Ne bir eksik ne bir fazla.
“Öyle diyorsun da o zaman üst perdeden bu tavrının sebebi nedir, niçin do karar dururken si karardan giriş yaptın, hangi sebeple nazarın bu kadar muteriz, nikbîn ve bezgin?” diyorsanız anlatayım. Demiyorsanız, şu ana kadar söylediklerim alâkanızı celp etmediyse kelâmın devamını okuyup da kendinize fenâlık etmeyiniz, burada ayrılalım; lütfen beni hikâyemle yalnız bırakınız.
Her akşam eve döndükten sonra, göz kapaklarımın dermanı “kâfidir” diyene kadar gayri nizâmî fâsılalarla balkona çıkardım. Önce, sağ dizimdeki yılların hediyesi vefakar ağrı başlayana kadar duvara yaslanır, tasavvur ve tahayyül deryasına dalardım. Bir süre sonra, bordoya yakın ama kahverengi intibâı veren babadan kalma, demir iskeletli, yayvan; oturma ve yaslanma kısmına rahmetli annem tarafından, erguvanî tonların hakim olduğu, Osmanlı baroğu üslubundaki eski çekyatın kumaşını devşirerek kapladığı büyükçe koltuğa otururdum. Bir ucunu balkon duvarına sabitlediğim; üzerine bir iki tabak ve bardak, buhurmîsal, onun altlığı, çakmak ya da bir defter, bir kitap ile dizüstü bilgisayar sığabilecek büyüklükteki açılır-kapanır ahşap masanın üzerine hafifçe eğilirdim. Genellikle bu esnada bir yandan dizimi ovarken bir yandan da ayaktayken giriş yaptığım zihnimde dolaşıp duran her ne ise, taş bina inşa emeye çalışan usta edasıyla yontar, ölçer-biçer, yerleştireceğim uygun sırayı tespit edip istiflemeye çalışırdım.
Canlar, ayaklarımın artık kifayet etmeyen dermanından şikâyetim yok, kullanım süresini de dikkate alarak ve fazla yürüyünce zuhur ettiğinden âdiyat sırasına dizdim; alıştım da. Ama üst komşusu dizimdeki ağrı böyle değil, olur olmadık yerde hiç hesapta yokken yokluyor; kâhir ekseriyetle ya düşünürken ya da Huzûr'a yöneldiğimde; teşekkür ederken. Bundan da şikayetçi değilim yanlış anlaşılmasın, lâkin beni huzursuz eden tarafı, en lâzım olmadığı zamanlarda ortaya çıkıp dikkatimi dağıtıyor olması; hepsi bu. Nasıl yani, ağrının lâzım olduğu zamanlar da mı oluyormuş dediğinizi duyar gibiyim. Bilir misiniz, bu ağrı bana bir hediye. Rabbimin şükre sebep hediyelerinden biri. Hakkıyla teşekkür edebilmem için lüzumlular listemin ön sıralarındadır; diz ağrım. Başkaca benzeri hediyeler de aldım Hüdâ'dan. Mesela sol kürek kemiğimin altında, sanki bıçak saplanmış hissi verip oradan sırtıma doğru yayılan; zaman zaman yukarı çıkıp ensemde mola veren sızı; saçlarım ve onun alt katında ikâmet eden komşularındaki aklar. Öyle ki; bunlar, günün her saati bana fâni olduğumu, nefes aldığım sürece birçok fenâ ile karşılaşacağım hakikatini hatırlatan hediye-nimetlerdendir.
Bu bahiste, kimseye söylemediğim bir sırrımı da sizinle paylaşayım dostlarım. Bir süredir; yaz-kış şapka takmak âdeti edindim. Herkes, çoğu dökülmüş kalanı da kırlaşmış saçlarımı sakladığımı zannediyor. Genç görünmeye ya da yaşlı görünmemeye çalışıyormuşum; böyle söyleyenler de oluyor. Öyle değil ama ses etmiyorum. Faydası var zararı yok; varsın öyle bilsinler. Madem sırrını fâş ettin, elverir ki sebebini de bilelim” diyorsanız; evet haklısınız, eskilerin lisânıyla hakk-ı âlîniz var efendim:
Evvelen, insanların bu zanları nefsimi dizginlememe; “kendini matah görme, Hint kumaşı değilsin, bak herkes seni özgüveni eksik sanıyor” diye düşünmeme sebep olduğundan beni kibirden kurtarıyor. Modern tabirle “modifiyeye kapılmış ihtiyar” zannedilmem hoşuma gitmiyor değil. Hakikat-i hâlde ise saçlarım ve ak rengi bana dünyalık olan her şeyin solarken, aslında kemâle ermenin de mümkün olabileceğini hatırlatıyor. Tıpkı arada bir uğrayan dizimdeki, sırtımdaki hatta böbreğimdeki ağrılar gibi. Yaşadıklarım ve hatâlarım; yaptıklarım ve aciz kaldıklarım, çözebildiklerim ve çaresiz kaldıklarım, yetemediklerim ve yetti dediklerim olarak hulâsâ edebileceğim yarım yüzyıllık tecrübelerimi görüyorum onlarda. İnsan bu hazineyi ziyân edebilir ya da görmezden gelebilir mi? Gayrıyı bilmem de ben hediyelerime ne bigâneyim ne de onlardan müşteki. Elimden gelebilen ise antika değerini verip, onları şapkanın altında muhâfaza etmek; bir de soğuktan ve sıcaktan uzak tutmak. Madem mesele açıldı, bir ayrıntı daha vereyim. Sun’î malzemeler kullanmadan yıkıyorum kalan hazinemi; pamuklara sarar gibi bakıyorum. Sizin anlayacağınız, başımda iftiharla taşıdığım saçlarım ve tecrübelerim benim için o kadar kıymetliler ki; değerlerini muhafazaya çalışıyorum, değilse genç görünsem bana faydası ne olacak?
İşte dostlar, yürüyüşümü, duruşumu biraz etkilese de servet kabul ettiğim ağrılarımı çoğu zaman insanlardan saklayabiliyorum da saçım ile sakalım öyle değil. Ben de ancak şapkanın altına kilitliyorum. Tıpkı bayram harçlıklarını saklayan çocuklar gibi bakıp bakıp seviniyorum, şükür kelimesinin önüne ekleyerek; "teslim etmene az kaldı, biraz daha îtinâ, biraz daha sabır" diyerek. İşte bu sebepten mütevellit sokağa çıktığımda yaban gözlerden, bilhassa görmeyen gönüllerden sakınıyorum.
Aklıma dedem gelir inci tanelerimi saklarken. Rahmetli, köydeki tarlalardan gelen icardan bir kısmını, bir de bir miktar şekeri, onun peşkir dediği iki ayrı mendile koyar, sonra muska sarar gibi itinayla katlardı. Son olarak onları da çıkın dediği saklama kabının iki ucunu kavuşturup düğümleyerek, eşyalarını koyduğu karyolasının altındaki ahşap bavulunun içine sokuştururdu. Arada bir bizi çağırır, bazen şeker bazen da icardan o gün payımıza düşeni verirdi. Aslına bakarsanız şeker ki çoğunlukla kesme şeker olurdu, verdiği paradan daha çok para edebilirdi ya neyse. Cennetmekân Gazi dedemin, seccadesinin üzerinde ifa ettiği bu torun sevme/sevindirme ayininin bende bıraktığı lezzet, görmeyen gözlerindeki huzur ve neşe oldu. Pahaya vurulabilecek bir meta değilmiş, nimet olduğunu bugün daha iyi anlıyorum. Şimdi ben de saçlarıma aynı muameleyi, aynı neşeyi hissederek, aynı huzuru yaşayarak yapıyorum; binlerle şükür.
Balkonda otururken, gözüme görünen her hareketi, kulağıma dokunan hiçbir sesi takibe teşebbüs etmeden, sadece mahalleyle arama perdah eylediğim, bende tütsü etkisi bırakan dostum buhurmîsali; bir fincan kahve veya demli birkaç bardak çay refakatinde yanıma alırdım. Zaman zaman, kalemden yardım alarak kağıtlara veya klavyesine temas etmek suretiyle bilgisayara bir şeyler karaladığım da olurdu. Bu yegâne dostlarımla hasbihal ederek geçirdiğim zamanlarda, bizimle hiç alâkası olmayan ve haricimizde cereyân eden hadisât ile alakalı tek yaptığım; karanlık çökmemişse kaldırımda yürüyen insanların adımlarındaki senkron bozukluğu ile uğraşmak, çökmüşse seyrüseferden mesul memur edasıyla araçların ışıklarının balkon demirleri arasındaki geçişini, bir gözümü hafif kısıp diğeriyle hizalamak, mümkün olduğunca koordine etmek çabasıydı.
Geçen dokuz senede bendeniz, sırdaşlarım, mahallemin sakinleri ve içindeki hayatlarla irtibatım zamanın sırtında böylece deverân ederken meğer ne çok şeyi fark edememişim. Meğer iş bu gafil, hava aldığını veya rahatladığını zannederken, kendini nice hakikatlere kapatır olmuş; neler neler ıskalamışım, bilseniz!
Zannımın, gâfili olduğum hakikatlerle yer değiştirmesinin müsebbibi olan ve sizinle de paylaşmak arzusunda bulunduğum, aynı zamanda ilk fark ettiğim hâdise takriben bir ay kadar önce oldu. Benim bir ay dediğime bakmayın, manzara dün yani cuma akşamı nazar-ı dikkatimi çekti. Hâfıza kayıtlarımı kurcaladığımda gördüm ki, hikâyeyi bu cuma akşamından en fazla bir ay geriye götürebiliyorum; onun için bir ay dedim. Aslında anlatacağım vaziyet ben mahalleye geldiğimden beri feverân halindeymiş. Güneşin tam gurup vaktinde, o birkaç dakikalık sürede zaten hep oluveriyormuş.
İşte bu istif zamanlardan birinde kadrajıma bir “adam” girdi. Balkonda yüzümü caddeye sırtımı duvara döndüğümde, biri tam karşımda, diğeri hafif sol çaprazımda kalan ve fakirhanenin önündeki caddeyle kavuşan, takriben elli-ellibeş metrelik mesafeyi beş dakikalık gurub süresince rink yapar şekilde turlayan, genç bir adam. Bu sokakların, öykülere kasten yerleştirildiğini düşündüğüm ama benim hikayemin hakikatlerinden olan isimleri vardır, bilir misiniz? Sağımdakine “geçici”, solumdakine “moda”, caddeninkine de “taş” kelimelerinin sokuşturulmasıyla terkip isimler oluşturulmuş. İşte kareye giren; bu hikmetli olduğunu düşündüren güzergah çerçeveleri içerisinde, yaşı benim yarı yaşım ile üzerine bunun yarısından bir miktar fazlası olduğunu tahmin ettiğim bir adam. Buradan bakınca yüz hatlarını seçemediğim, kılık kıyafetini, boyunu-posunu da anlatmayacağım; size ancak şu üç hususiyetini tarif edebileceğim “bir genç adam”:
İlki, tam kaldırım taşlarının üzerinden, ip üzerinde yürüyen cambaz dikkatine denk sayılabilecek bir performansla, çömelmekle oturmak arası yürümesiydi.
Sağ elinin parmaklarını, Kerbelâ’ya hürmeten su sızmasını engellemek ister gibi sıkıca birleştirdiğini zannettiğim içi boş avucuyla, hızlı bir şekilde, sanki bir şeyi tutmak istiyormuş da bir türlü yetişemeyecekmiş telaşıyla yakalamaya çalışıyormuş gibi davranması. Bunu da her gün, hiçbir gecikmeye mahâl vermeden, o kısacık güzergâh boyunca tam bir senkron halinde yapıyor olması ise dikkatimi çeken ikinci hususiyetiydi.
Sağdaki, içi “geçici”li sokağın köşesine; sefere başladığı noktaya gelene kadar rahat adımlarla yürüyor, sokağı geçip de kaldırıma ayak bastığı anda yukarıda bahsettiğim düzene geçiyordu. Turun ilk yarısını tamamladığında kaldırım taşının üzerinden ayrılıp içi “moda”lanmış sokağa temas etmeden; nizamiye nöbeti tutan asker gibi âni bir manevra ile geriye dönüp, aynı süratle ilk adımını attığı kaldırıma kadar geliyordu. Bir kaç nefeslik bekleyişten sonra geldiği istikamete ve ilk yürüyüş temposuna rücû ediyor, içi “taş”laşmış caddeye düşmeden ağır ağır uzaklaşıyordu. Tam bu kertede, yani nizâmî yürüyüş tavrını rahat yürüyüşle değiştirmeden önce, tıpkı sırtındaki vagonlarla birlikte makasın değiştirilmesini bekleyen lokomotif gibi eğleşirken bir şey diyor mu, bir şey yapıyor mu, yoksa sadece nefes düzenini mi ayarlıyor; hafif çaprazımda kaldığı ve kısmen de karanlık çöktüğü için seçebilmem hiç mümkün olmuyordu.
Üçüncüsü ise; sürenin tamamında hiç fasıla vermeden ve hiç duraksamadan dudaklarının mütemadiyen kımıldamasıydı. Kameralar önünde akşam ajansını okuyan spiker edasıyla, mimiklerini bile ihmâl etmeden, sürekli ve sakince kımıldaması... Yalnız burada bir hâşiye notu düşmeliyim, geriye doğru bir aylık hâfıza kayıtlarımı yokladığım günden sonra, onu takibimin üçüncü günüydü dudaklarının hareket ettiğini fark etmem. Tabi aynı tecessüs ve merak burada zihnime bir başka suali de yük ediyordu; “acaba ne mırıldanıyor?”
Artık tahammülüm takatimi aşmıştı; zira sabır taşım, el değirmeninde öğütülen kahve çekirdeği misali ufalandıkça ufalanıyordu. Nihayetinde dördüncü gün, güzergahının tam orta noktasındaki, cephesi "taş"lı caddeye bakan kuruyemişçinin önünde, birinci sınıf istihbaratçı tavrına bürünüp, yürüdüğü istikâmet üzerinde aynı saatte vaziyet aldım. Planım şuydu; metronom nizamlı mâlum genç şahıs geçerken elimdeki anahtarlığı tam önüne gelecek şekilde yere atacak, gizli-zâhir bütün âhizelerimle de ne kelâm ettiğini duyacaktım. Olay mahalli olarak burayı tercihimin sebebi, kuruyemiş dükkânın önünün diğerlerine göre daha kalabalık olmasıydı; zira çarpışmamız plansız, gayri ihtiyârî gibi görünebilecekti. Böylece hem dikkat çekmeyecek hem de mahalleyi seyir sürecimde takibe aldığım bu ilk ve esrarengiz vak’ayı büyük bir ustalıkla ve kolayca çözebilecektim.
Sözüm ona iyilik imalatçısı hücrelerimin talimatı, kalanların da iş birliğiyle kurduğum bu planı bilinçaltım, kim bilir belki de depreşen merakımı teskin etmek için üretti. Belki de senarist yanım yeknesak hale gelen balkon ritüelimin yerine artık aksiyon istiyordu, bir şey diyemem. Ama niyetim sözüm ona bu zavallıya; binlerin ayak bastığı sokakta yalnız kalmış bu âdeme dost, olmadı dert ortağı, olmadı yardımcı, o da mı olmadı; yoldaş olmaktı. Ya da hiç bir şey yapamazsam, en azından bu maksatlarla bir teşebbüste bulunmaktı. Hatta belki de bu sayede balkondaki gâyeden uzak düşmüş, yalnızlığıma bahane ettiğim, artık bencilliğimle yarışır hale gelmiş ilgisizliğimi bastırır, sıradan seyr-ü seferlerime mola verir, beraber kahve içip dertleşir; birbirimize yâran bile olurduk. Tepkisiz kalmam, görmezden gelmem hiç mümkün değildi.
Neredeyse muhtemel ilk muhabbetimizin mevzularını bile belirlemişti zihnim. Şehrin trafik keşmekeşiyle başlarız, insanların yitiği olmuş samimiyet ve hüsn-ü niyetten dem vurup, hayat serencâmımızdan misaller getirerek sohbet meşkimize devam ederiz. Artık klasikler arasındaki yerine kurulmuş kaybolan komşuluk adabından girip, insanların çalışırken nasıl dijitalleşerek “şuurdan yoksun smart cihaz” manzarası oluşturduğundan çıkarız. Sohbetin ilerleyen safhalarında, belki yorgun bir romandan neşeli bir kahramanı, belki eski şairlerinki gibi şiirlerin kıtaları arasına nakşedilemeyen samimiyeti bahis mevzu ederiz. Gece uykusuz kaldığı için sabah göz altları şişmiş vaziyette işe gitmek mecburiyetinde olan memur perişaniyetine sahip olan sözlerimize yük ettiğimiz, kelimelerdeki nevzuhur his kaybını; belediye otobüs şoförlerinin otomasyona tâbi hareketlerini; havayı, ormanı, ne bileyim işte bunlara benzer bir şeyleri varsayılan tanışma sohbet seremonisine muhtevâ yaparız. Hatta, artık asıl varlık sebebimiz olan ve ilâhî hikmetlerinden gâfil olmak suretiyle azaba dönüştürdüğümüz “Sevdâ”dan; egomuzun hamalı, keyfimizin kâhyâsı zannettiğimiz “Aşk”tan, gere gere davula çevirip botoksladığımız “Güleryüz”den yol açıp, içi dolu vefâlı sohbetler bile ederiz; sürer, giderdi.
Sizi temin ederim, bu sohbet konuları da dahil, tüm planı hazırlamak en fazla on dakikamı aldı. Sakın ola ki bu süratin sebebini mahâretimden zannetmeyin dostlar. Derinlerde bulunan, meğer yerini hiç dolduramadığım, hiçbir zaman sahibi ve hatta belki de muhatabı bile olamadığım kayıplarım imiş sebep; bunu size anlatmaya çalıştığım hâdiselerin nihâyetinde anladım.
Başlangıçta tek gösterimlik; tek perde ve tek sahne için ayarladığım iki kişilik oyunumu, “anahtarım düştü” repliğiyle, inanmayacaksınız ama tam on bir gün ardı ardına sergiledim ama bırakın olan biteni kavramayı, hatta tüm mırıldanmalarını duymayı; dediklerinin bir kelimesini bile anlayabilmem mümkün olmadı. O kadar ki; ne yapmaya çalıştığı hakkında en ufak bir ip ucuna dahi ulaşamamıştım.
O ise enteresan bir şekilde; ne parmaklarını kıskaç gibi birleştirdiği içi boş avucunu kaldırıma uzatma sayısını sektirdi, ne de iki uzanış arasındaki süreyi geciktirdi. Hatta sokaktan toplam geçiş süresinin bir saniye bile aksamasına fırsat vermeden, o esnada sağ elini rolü gereği kullanırken diğer eliyle anahtarlığı bana verip, yüzüme bile bakma ihtiyacı hissetmeden turuna devam etti. Hem de önünde en heybetlisinden baraj bendi gibi durmama rağmen.
Sanki onun için bir hologram, bir duman kütlesi veya kasap dükkanlarının kapılarındaki sineklik gibiydim; içimden öylece geçiveriyor, sefere başladığı, ilk adımını attığı kaldırım taşına vâsıl oluyor, biraz bekliyor ve az önce olanlar hiç yaşanmamış gibi yavaşça uzaklaşıyordu.
On bir gün boyunca bir kere bile “deli misin be adam, ne diye yoluma çıkıyorsun” denilmeyip yüzüme dahî bakılmayan beni, beceriksizce uyguladığım oyunun akabinde eve çıkmadan önce, kuruyemişçinin karşısındaki kaldırımda delikanlı gözden kaybolana kadar önünden seyrettiğim nalbur dükkânının sahibi fark etmiş. Ertesi gün aynı yerde, sadece kendimin işittiği “ve perde” komutu için vaziyet aldığım sırada, “genç adam” gelmeden bir dakika kadar önce, bahsini ettiğim esnaf yanıma geldi. Yüzüme bakıp, sufle tadında birkaç seri cümleden mürekkep sözlerini bıraktı ve aynı süratle caddeyi geçip dükkânının kapısındaki faydasız akşam nöbetine döndü:
“Abi, dîvânedir o; sen meczup say. Belki yirmi seneden ziyâdedir; emin değilim, birisine sevdâlanmış. Sevdiği başlarda zavallı için, sevmek kelâmını dilinin yanındaki dişler gibi demirbaş sayar iken, sonraları dış kapının dışındaki çalışmayan mandal yerine koyup, hakir göresiymiş. Niyeyse, belki on yıl olacak oraya takıldı. Bu işi bir gün bile ihmal etmeden, mütemâdiyen icra ediyor. Var git, dokunma garibe.”
“Tıpkı, iftar zamanı gelip de yemeği yiyene kadar büyük bir arzu ile el üstünde, göz önünde tutulan yemekle yüklenmiş tabağın, içi boşaltıldıktan sonra mutfak tezgâhının bir köşesine itilivermesi gibi; gözler yol üzerine serilip merakla beklediği halde, müsâit bir yerde inene kadar kıymete hâiz dolmuş gibi; seyahatinin başlangıcına, nihayetine, çoğunlukla da kara’sına türküler yakılan, hasrete dâir şiirlerin dâima ana mönüsünde bulunan ama 'bundan gayri sen kim, ben kim, ben alacağımı aldım, sılama vâsıl oldum, haydi, sen yoluna ben yoluma', denilip sırt dönülmüş tren ve vagonları gibi.” Nalburun genç adam hakkında söyledikleri, içimde, derinlerde bir yere ansızın dokunuvermişti; bendeki aks-i sadâsı böyle oldu.
Fakirhanenin yanındaki binanın zemin katında bulunan esnafın monoloğu bu kadar uzun sürdü mü, yoksa vefâsızlık kokan bu kısa fragmanın bendeki karşılığı mı onun sözlerine karıştı, emin değilim. Ama hesaba katmadığım, alâkasız, hâriçten birisi tarafından yakalanmanın etkisiyle, şaşırmak ve utanmak kıskacında dönüp duran iki farklı anaforun ortasında, öylece kalakalmıştım. İçine düştüğüm bu kötü hâlet-i rûhiyeye rağmen, artık otomatikleşmiş rolümü yine de îfâ edip eve döndüm.
Vâkıa, senaryomu bugün de sahneye koymama rağmen amacıma ulaşamadığım bir yana, bir de üstüne üstlük yakalanmıştım. Duyduklarım kâfi gelmediği gibi ve ziyâdesiyle nâçar hâlde iken, peşine düştüğüm esrar ve gidermeye çalıştığım merakım zirveye çıkmış, benim için zamân-ı Âdem’den (as) beri çözülemeyen en girift meselelerin üstüne, birinci sıradaki yerine kuruluvermişti. Kimseye fark ettirmeden icrâ ettiğimi düşündüğüm, kusursuz zannettiğim planımın fark edilmesinden kaynaklanan mahcûbiyetin verdiği huzursuzluk da cabası oldu.
İşin içindeki, o zamanlar sırrına vakıf olamadığım gizli hikmetten mi, mağlubiyeti kabul etmeyen enâniyetimin ihtirâsından mı bilmiyorum, on üçüncü gün de bu sefer yeni bir senaryoyla tekrar sahnede buldum kendimi. Evvelemirde bir daha üçüncü şahıslara yakalanma ihtimalini devre dışı bırakacak şekilde etrafı iyice tarassut edip, tedbir alacaktım. Ardından genç adam geldiği istikametteki “geçici”li sokaktan turun başladığı kaldırıma adım attığı an, ben de “moda”lı diğer sokağın başındaki kaldırıma paralel “taş”lanmış caddedeki yol üzerinden ilerleyecek, yere çömeldiği an önünü bisikletle kesecek, düşecekmiş de can havliyle tutunuyormuş gibi yapıp onu kucaklayacak ve söylediklerini duyacaktım. Artık nihâî planım buydu, biraz tehlikeli gibi görünüyordu ama gözüm risk-misk görmüyordu, son sahne böyle olacak ve sonuç ne olursa olsun, perde bir daha açılmamacasına kapanacaktı.
İnanmayacaksınız ama duydum, evet, nihayet bu sefer ne dediğini duydum; planım içe yaramıştı. Lâkin, eve çıkıp balkondaki yerimi aldığımda bu lüzumsuz merakım nedeniyle kendime çok kızdım. “Her derde deva kahraman, esas oğlan” olma iştihasına dûçâr olmuş kibrime; bir de plan proje yapıp bu meseleye zaman ayırmama, çocuk gibi oyun kurgulamama hayıflandım. “Hiçbir mânâlı muhtevâsı olmayan, basit, sıradan beş kelimeden müteşekkil bir cümle için hafiye performansı sergilemek yakıştı mı sana? Hani üzerine vazife olmayan işlere değil karışmak, müdâhil olmak, meyil bile etmeyecektin? Söz vermiş, ahit üzerine ahit düğümlemiştin” dedim içimden, kendime. Yüzümü ekşitip, dişlerimle beraber dudaklarımı birbirine sıkıca bastırıp, gözlerimi hafifçe kıstıktan sonra da yüksek sesle kulağıma.
Ertesi gün yani on dördüncü gün, yine aynı saatte ama bu sefer balkondaki yerimdeydim. Patinaj misali gayretim bir işe yaramamış gibi görünüyordu ama devam etmeyi icap ettiren bir hâl de kalmamıştı. “Acaba bugün ne yapacak” merakıyla beklemeye başladım ama gelmedi. Neredeyse yatsı ezanı vakti geldi, sokak boşaldı ama genç adam gelmedi. Kuruyemişçi tezgahını, onun yanındaki berber havalansın diye dışarıdaki sergiye astığı havluları topladılar. Yanındaki manav ile kuruyemişçinin öbür yanındaki telefoncu kepenklerini indirdi, hatta nalbur bile dükkanını kapatıp gitti; o gelmedi. Artık yoktu; ne o gün ne de ondan sonraki on dört gün, sabırla bekledim; gelmedi.
Aslına bakarsanız, takibi artık bıraktım diye düşünüyordum ama ilk on dört gün ile vak’adan sonraki on dört gün boyunca zihnim, üzerine yaptıklarımın mahcubiyetini ve pişmanlığını da ekleyerek merakımı gizli gizli beslemiş. Kim bilir, belki de yaptığım bisikletli parodi yüzünden kapıldığım suçluluk hissini bastırmak; "yazık sana, yazık sana" diye her fırsatta seslenen vicdânımı susturmak ve kusurumu telâfi edip özür dilemek için fırsat kolluyor, imkân arıyordum. Adetâ silindir ile yeni dökülmüş, dumanı tüten asfalt arasında kalmışım gibi hissediyor, ortadan kaybolmasından kendimi mesul tutuyordum.
Otuzuncu gün artık dayanamadım; belli ki sokak sakinleri meselenin iç yüzüne vâkıf değil; yoksa meselâ nalbur ihmâl etmez, onu da hikâye ederdi. Bendeniz böylece çaresizlik içinde yuvarlanıp kavrulurken, bilse bilse o bilir diye düşünerek aklıma muhtarın kapısını çalmak geldi. Hızlıca montu üzerime geçirip şapkamı taktığım gibi, hızlı adımlarla muhtarın kapısına vardım. Suflörlük sırası bendeydi; içeri girip selam verdikten sonra, tanıyabilme ihtimalinin yüksek olması nedeniyle, gözlerinin rengine, saçını taradığı istikamete hatta giydiği pantolonun kesim modeline kadar, tespit ettiğim tüm hususiyetlerini tek tek saydım. Sözlerime hiç fâsıla vermeden, içtimâ alanında bölük komutanına tekmil veren takım komutanı gibi yaşadıklarımı, yaptıklarımı da ekleyerek muhtara anlattım. Özür dilemek ve helâllik almak için bu “genç adam”ı bulup bulamayacağımı sordum.
Sözlerimin başında yüzüme pür-dikkat bakan muhtar, ben konuştukça hudut kapısındaki detektör misali beni bir aşağı bir yukarı süzdü. Diyeceklerim bitmeye yakın, Türk filmlerinin son sahnesindeki ağır çekimlere benzer bir şekilde boynunu büküp kapıya bakar bir vaziyette dinledi. Ben yorgun ve kahır yüklü bir heyecanla gözlerine ulaşmaya çalışırken o kapının camındaki buharın, su damlası olacak kadar yoğunlaştıktan sonra aşağı doğru akarken ardında bıraktığı ize bakıyordu; gözlerini değil ama bakışlarını orada buldum. Üst kapağı kora dönmüş sobanın üstünde kaynayan emaye çaydanlıktan yayılan buharın sebep olduğunu düşündüğüm, tamamıyla kapladığı camın ortasındaki kesintisiz tek iz, ben açmak için kapı koluna uzandığımda dikkatimi çekmişti. Hangimiz aşağı doğru akıyor, hangimiz yukarı doğru bakıyordu bilmiyorum ama şimdi ikimizde aynı iz üzerinde seyahat eder hâldeydik; bir müddet öylece kalakaldık.
Kısa süren sessizliğin ardından kafasını bana doğru çevirdi, gözünün ucuyla beni görecek kadar yukarı kaldırdı; kaşlarıyla mı bana bakıyordu yoksa ben gözlerine yakalanmamak için kendimi muhtarın kaşlarının arkasına mı saklamak istemiştim, bilmiyorum. Sağ eliyle masasının önündeki, İngiliz usulü kapitoneli siyah tekli koltuğu işaret etti, diyafondan çaycıya iki Türk kahvesi ısmarladı, oturmamı bekledikten sonra kendisi de ağır adımlarla masasının etrafını dolaşıp, karşıma oturdu. Kahveler gelene kadar sustuk. Geçen zaman bana, babasının getireceği, sezonun ilk dondurmasını bekleyen çocuk hissiyâtını yaşatırken, muhtar oldukça sakin görünüyordu; sanki mahalledeki tüm çukurları kapattırmış, her köşeye bir çöp konteyneri temin etmiş, üstüne kışlık yakacağı olmayan ailelerin yakacak ihtiyacını karşılamış kadar sakin. Ve meseleyi detaylarıyla anlatıverdi.
Bu genç, benim için esrarengiz adam, meğer onun kardeşi değil miymiş; daha sözlerinin başında, bu tanıtımla beni giriftâr ettiği vaziyet, değil bir tane, kazanlar dolusu kaynar sularla falan tarif edilecek gibi değildi. Şapkanın siperini, gayri ihtiyârî, sanki bütün bedenimi örtecekmiş gibi olabildiğince aşağı doğru kaydırdım ama kim bilir kaç saattir fokurdayan çaydanlığın altındaki sobanın kapağı mı daha kırmızıydı benim yanaklarım mı kestiremez bir hâldeydim.
Kardeşi, hayran olunası aşk hikâyelerinin en güzel tariflerine uygun bir zeminde, gençliğinin evvel zamanlarından beri birbirlerine karşılıklı hislerle bağlandığı kızla evlenmiş ve uzunca bir süre de evli kalmışlar. Âşık olduğu hanım kimdi, komşusu mu, akrabası mı, yoksa tipik hikâyelerdeki gibi ilkokul arkadaşı mıydı bir şey demedi. Verdiği tek bilgi askerden gelir gelmez evlendikleri oldu. Üzerinden epey bir süre geçtikten sonra hanımefendi “artık seni sevmiyorum, bırak yakamı, düş peşimden” benzeri tavırlarına, nihayet sözlerini de katık etmeye başlayınca ayrılıvermişler.
Benzeri durumlarda aklıma hep aynı sualler gelir, labirentin kör noktasında tıkanmış, çıkış yolunu bulmaz halde çakılır kalır: Sevgi mi yoruldu, seven mi? Sevgi bir kere kıvılcım aldıysa bir daha sönmesi mümkün değil, bunu çok iyi bilirim, zira sevmek sonsuzluğa uzanan kaynaktan beslenmiyorsa, işin içine dünyevî beklenti ve hazlar karıştıysa görüntü seviyormuş gibidir, lakin ruha nefes olamadığı için aslında cansız bir sanal gerçeklik olur. Dolayısı ile sevgi ile ilgili belirsizlik ortadan kalkınca geriye sevende, daha doğrusu sevdiğini zannedende bir ârıza bulunduğu gerçeği gün yüzüne çıkar. Acaba hangisi muhatabını değil de aslında egosunu seviyordu; doydu, sıkıldı, yoruldu, nihayetinde de bıktı; acaba hangisi? Ne muhtar bu soruların cevabından bahis açtı ne de ben de soracak mecal kaldı.
Kusuruma bakmayın, araya girdim ama sonu ne olursa olsun, her sevgi hikayesinde cevabını aradığım, birbirinden yakıcı bu sorular, tıpkı güneş yüzünü gösterir göstermez yeryüzünün aydınlanması gibi hemencecik zihnimde dolaşmaya başlıyor. Aslında önce kimin vazgeçtiği, oyun bozanın kim olduğu ile ilgileniyor da değilim. Merakım üzüntümden kaynaklanıyor; acaba kim nefsini tatmin etmek için sevgiyi paravan etti, deposunu kendi arzusu kadar doldurduktan sonra da hiç tereddüt etmeden aşka ve âşığına ihanet etti. Sevenler âleminde bir sayfayı daha karaya buladı, âşıklarda onulmaz bir yara daha açtı?
Ayrılışlarının akabinde adamcağız kendi halinde, işiyle meşgul hayatına devam etmiş. İşte muhtar anlatmaya buradan devam etti.
Bu hâdiseden bir sene sonra, bugünden geri dokuz sene evvel, bir gün eve dönerken yolda birisiyle çarpışmış. "İşte o güne kadar kendi halinde hayatını sürdürüyordu" dedi. Çarpışmanın öncesinde, mutâdı olduğu üzere sol göz kapağının altında tutunmaya çalışan bir damla yaş, tam o esnada, tıpkı muhtarlığın kapısının camındaki buhar damlası gibi yanağından süzülüp, tam yere düşmek üzereyken, süratle avuçlarını birleştirip damlayı yakalamış. Yakalamış yakalamasına lâkin çarpıştığı şahsın gözünden de bir damla yaşın düştüğünü görmez mi, hemen hızlıca iki avucunu birden, bu sefer bu meçhul adamın gözünün yaşı için uzatmış, ama yere düşmesine mâni olamamış. Baştaki selam ve hasbihalde isminin Mesut olduğunu öğrendiğim muhtar, devamını şöyle anlattı:
“Hemen, o akşam bana geldi. Olup biteni anlattıktan sonra, 'ağabey' dedi, 'adamın gözlerine bakınca, aldığı vefâsızlık darbesinin benimkinden daha ağır olduğunu, gözyaşı kaldırıma düşer düşmez, dönüp gözlerine bakınca ancak fark edebildim. Sevda dediğim şey, benimki değil onunkiymiş ağabey. Bu damla yere düştü ya, artık sevdâ sahibi olmaktan cayar diye çok korkuyorum. O damlaya sığdırdığı aşkının, başka vefâsızlar tarafından çiğnenmesinden ne kadar tedirgin ne kadar rahatsız oldum bilemezsin. Aşk denilen şükre sebep nîmeti, tükenen ve tüketilen meta haline getirenlerin ayaklarının altında bu garibin aşkının ezilmesinden daha çok korkuyorum ağabey' diye ekledi.
Titriyordu. Gözlerindeki çaresizlik hissi bütün vücuduna sirâyet etmiş, odada bir o yana bir bu yana volta atmaya başlamıştı. 'Sakin ol Ubeyd, sana öyle gelmiştir kardeşim, elin âdemi, tanımazsın etmezsin. Hem ne biliyorsun senin zannın gibi birisi olduğunu? Bu kadar perişan etme kendini paşam', dedim ama o beni dinlemiyordu. 'O adamı bulmam lazım ağabey. Ziyan olmamalı o damla ağabey. Âşıklar safındaki yerini terk etmesin diye, gözyaşını sağ salim iâde edip uyarmalı, çiğnenmemesi için ya düştüğü yerden almalı ya da ezilmesine mâni olmalıyım ağabey. Derler ki yiğit düştüğü yerden kalkar, bu sâyede düştüğü yerde kalmasın; ne kendisi ne sevdâsı ne yüreği ne de göz yaşı. Kalksın inşaallah ağabey. Kalksın ki yıkılmasın, canım ağabeyim' dedi. Ne dediysem teskin edemedim. 'Ben sebep oldum, benim yüzümden oldu, önüme baksam ne olurdu sanki, özür dilemeliyim, telâfi etmeliyim, bunu telâfi etmeliyim ağabey' diye söylenerek çıktı.
Dokuz yıldır, Allah'ın her gününün akşamı aynı saatte o sokağa gitmeyi itiyât haline getirdi. On beş gün kadar önce, akşamüstü yine geldi, 'ağabey' dedi, 'buldum, o garibi buldum ağabey; emânetimi nihâyet verdim ağabey, artık benim görevim bitti ağabey. Bu şehir, insanları, bu yük beni çok yordu ağabey. Vakit ata toprağına kavuşmak vaktidir artık', dedi. 'İllâ ki sana denk gelir, denk gelmezse, hatta sen bir yoklasan, nasıl olur ağabey; aşkını bırakmış mı? Söyle bırakmasın ağabey, sen illaki karşılaşırsın, değilse onu mutlaka sen bul ağabey', dedi. Adamı, robot resmini çizdiriyormuş gibi tarif etti, elimi öptü, sarıldık, birbirimizi Allah'a ısmarladık, vedalaştık, gitti."
Mesut Muhtar oturduğu koltuktan doğrulup bana doğru yaklaştı. İlk yudumu aldığından beri elinde duran kahve fincanını sol elindeki tabağının üzerine koyduktan sonra ikimizin ortasındaki sehpanın üzerine bıraktı, tokalaşmak ister gibi elini uzattı, az önce başlayan sağ dizimdeki sızıyı teskin etmeye çalıştığım elimi tuttu. İkimizin elinin üstüne gelecek şekilde kapattığı sol elini, bir sağa bir sola kaydırarak hafifçe sıkarken, aynı anda kardeşinin emânet ettiği resimdeki şahsı, gözümün içine baka baka, ağır ağır, tane tane anlatmaya başladı:
"Hani tarif ettiği manzara pikseli en yüksek dijital bir fotoğraf olsa bu kadar ayrıntılı ve net olmaz; 'orta boylu, alnı açık ama sevdâsını tutmak için yol yol olmuş, sakalları da bıyığı da saçı gibi kırlaşmış ama dikkat et, saçlarında... Elinde, iki karşılaşmamızda da yere düşürdüğü mavi tonlu serpuş vardı... Kaşları ise tamamen siyah ama lacivert çerçeveli gözlüğünün arkasındaki elâ gözlerinin... Omuzları geniş ama sol taraf hafif aşağıda duruyor gibi. Omzundaki siyah çantanın ağırlığından mı bilmiyorum ama yürürken arada bir aksıyor..." Halini, tavrını, vaziyetini, görünüşünü tek tek saydı; ben arada bir aksamasını tarif ettiği anda kalmıştım; o resme dair daha ne söyledi, şimdi hatırlamıyorum. Ama muhtarın iki elinin ortasında elim değil de sanki kalbim varmış da göğsümdeki çırpınırken avuçlarındaki zonkluyormuş gibi hissettiğimi hâlâ unutamıyorum.
Son kelimesini de söyledikten sonra muhtar sustu. Ardından Nuh Tufanı’nı andıran yaşlar, hıçkırıklarla süzülmeye başladı; ne masanın üzerinde yüzünü cama dönmüş radyodan gelen mûsikî, ne sokakta lastiklerin altında ezilen yağmurun çığlığının da karıştığı araçların homurtusu, ne tunca dönmüş sobanın kapağının üzerinde kaynayan çaydanlığın haykırışı; duyulan sadece aynı yaşlardaki iki adamın göz pınarlarında şelâleye dolanan hıçkırıklar oldu.
Ne kadar sürdü bilmiyorum; ben ağladım, muhtar ağladı; o ağladı, ben dağlandım. Ne kendi gözlerim nereye bakıyor; bilebildim ne de onunkiler neyi görüyor; takip edebildim. Gözleri çağlayan mı yüreği dağlanan mı; hangisi daha fazla ıstırap çeker, artık ayırt edemez haldeydim. Kapıdan çıkarken o güne ait hatırımda son kalan cümle, kardeşi Ubeyd’in, çarpıştığımızda söylediği sözlerin arkasına eklediği, Muhtar Mesut'un son cümlesiydi; bunu da aklımdan çıkaramıyorum:
“Söyle o dîvâneye, aşkından bîgâne, sevdâsından gâfil olmadıysa mutlaka gelsin, dedi." Muhtar yutkundu; derin bir iç geçirdi: "On gün önce vefat etti, ata toprağına, köye defnettik. Seni orada bekliyor.” Bu dakikadan sonra nefesim kesilmişti, artık soluk alamaz haldeydim.
Muhtarla konuşmamızın hemen sonrasında doğruca eve mi döndüm, sokakları mı arşınladım, yoksa oradan ayrılır ayrılmaz doğrudan onun yanına mı gittim, sizi temin ederim hatırlamıyorum. Ama bir arabanın direksiyon koltuğunda olduğumu ve bir de gözlerde damıtılmış iki damla yaş ile dostluk kuruduğum bu “genç adam”ın dünyadaki nihâî mekânının; "bir aşığın köşkü"nün önünde kendimi bulduğumu gayet net hatırlıyorum. Ben ona Kelâm-ı Kadîm’den ikrâm ederken, o bana aşkın en saf ve yalın hislerini sundu; hasb-i hâl ettik, dertleştik, gözyaşı kardeşliğimiz perçinlendi ve döndüm.
Bir elimde Türk kahvesi, diğer elimde kendi yandıkça beni kavuran dostum ve bendeniz; üç yangının içinde birbirlerini pişirerek ancak sakinleşebilen üç dost, yine balkonda buluştuk.
Hikâyenin son kısmını; yani, Mevlânâ ile Şems’in vuslatına benzeyen ve artık isminin Ubeyd olduğunu da öğrendiğim “genç adam”la kavuştuğumuzda yaşadıklarımı müsaade ederseniz başka zaman anlatayım. Ama size anlatmadığım iki mühim nokta kaldı:
Birisi, sözlerimin başında yaptığım mahalle tarifinin bendeki sebeb-i hikmeti ki; aşk’ı da dostluğu da insâniyeti de varlık elinden çıkmış mâmul mal gibi tüketen bir toplum olmamız meselesidir. Bana öyle geliyor ki; var mıydı ayrı bir bahis mevzuudur ancak, bütün sokak, tüm mahalle, belki de bitamâmihâ şehir ahâlisi sevgisini tüketmiş, samimiyeti bitirmiş; hatta bütün insanlık. Dostluğun pazarı, muhabbetin zamanı, sevginin nisabı, aşkın hesabı olur mu erenler? “Râzılık”tan başka bir nemâ mı var muhabbette? Rızâyı maddede aramak, duyguları nefsi tatmin etmek için verilmiş yakıt zannetmek, kâfi gelmezmiş gibi bir de pazar tezgahında akçe ile ölçüp biçmek… Sevmek, önce ve sadece sen demek değil midir, canlar? Ya da şairin dediği gibi; “ben elmayı seviyorum diye elmanın da beni sevmesi şart mı”dır? Ah yüreğim, yan yüreğim.
İşbu âcizin, ancak bir ömür harcayarak erişebildiği sevdâsını başka bir âşık fark etmekle kalmamış, sahip çıkmış; o kadar ki; çalışmayan vicdanlarca gıyâbında verilen hükmü, meramdan âciz dillerce karalanan yazıyı umursamadan. Hâkim kisvesi giymekten imtinâ etmeyen, velakin kendisini tanımalarına rağmen merak edip de ağabeyine halini sormak zahmetine bile girmeyen ama yaftayı boynuna böylece asıvermekten utanmayan ahâlinin, hüküm metninin başına çiziktirdiği ismi kaale almadan; "dîvâne". Evet, evet “Bu adam niye böyle davranıyor” diye sual edip, cevabın hakikatine ulaşmak zahmetine girmemişler ama hükmü infazdan da geri durmamışlar: “Dîvânedir, meczup sayılacak.”
Ey muhterem sevdâ yoldaşım, o mübarek ellerini sıkamadığım, alnından öpemediğim can kardaşım, sevgili muhabbet arkadaşım, derttaşım, katredaşım bilesin; Elhamdülillah, kaybetmedim; sevdâmın başındayım. Aşkı terk etmedim, aşkımı tüketmedim ama evet, yitiğim ümit oldu. Artık ben de sencileyin; dedemden kalan peşkir yerine koyduğum köyümde, dünyalık denen dürülmüş icar parası ile dostluk zannedilen şekerden halâs olup, beyaz çıkına dürülüp sarılacağım, ata toprağında saklanacağım günü arzu ile gözlüyorum. O kutlu âna daha ne kadar mesafe kaldı bana meçhul, lakin aynı mahallede, aynı balkonda sırtımı duvara dönüp, aynı sokağa bakarak “Allah’ın rızası için sevenler”le kavuşacağım ânı özlüyorum. Elimde tabakam, önümde kahvem, dilimde yaşadıklarıma, şükür kelamına katık eylediğim “ya nasîb” nidâsıyla bekliyorum.
Bu "Aşk Dîvâneleri"nin kim olduklarını, nasıl yaşadıklarını, an itibariyle Sonsuz Hayat için nerede teneffüs ettiklerini ya da hâdiselerin cereyân ettiği mahalleri merak eden var mıdır? Bu kadar kelâmdan sonra bilemem. Var mı, hâlâ mı?! O zaman söyleyeyim; onların merakı da zâil olsun. Aslında cevabı çok basit; “keşke bana kulak asmasaydınız, bu hikâyeyi hiç okumasaydınız; sizin için zaman kaybı olmuş,” ne diyeyim.
Artık, Aşka Dîvâne Genç Adam'ın, tam dokuz yıl diline pelesenk ettiği, benimse ancak son çarpışmamızda duyduğum, bu satırlara kadar da zikretmediğim, beş kelimelik şu ikinci hususu da söyleyip bitireyim bâri:
“Buraya düşürdün kardeşim; çiğnenmesin, alayım.”
Sâhi, sizin hiç bir damla göz yaşı gibi, bî misl-ü bahâ elmastan bile değerli sevdânız ya da pahâ biçilemez mücevher hangisidir “değer”lendirebilecek kuyumcunuz oldu mu?
Olmadıysa; eyvah ki ne eyvâh!
Merkezefendi
9 Temmuz 2022
Engin MUTLU
___________________________

0 yorum:
Yorum Gönder