2 Nisan 2016 Cumartesi

Cumartesi, Nisan 02, 2016 - 0 Yorum

9 Tahtalık Saray... Maskeler...


Yeni yüzler, yeni sesler tanıdım bir süre önce. Yeni kişiler, yeni insanlar diyemiyorum ama “Yeni Canlılar” gördüm yeryüzünde; Allah’ın verdiği nimetlerle yaşayan, iki ayakları üzerinde dolaşan...

"Yeni” olan onlar değil, benim bu canlıları "yeni tanımam"dı. Yıllar boyu tanıdığımı zannettiğim, ama bana yabancı, ama insanlıkla mesafeli, ama vicdana azap yeni sîmâlara şahit oldum. 2 yüz ile yetinmeyen 100 yüzlü yeni canlılar...

Onları dinlerken kelimeler gezdi-dolandı aklımın köşelerinde; bu "canlılar"ı tarif için... İfadeler dizildi-durdu gözlerimde; ne hissettiklerini anlayabilmem için... Ne bilebildim, ne bulabildim; sadece düşünebildim.

Düşündükçe silindi her şey zihnimden. Ve nihayet, beynimin kıvrımlarında yer tutan ne varsa küçüldü, silindi, kayboldu ve gitti. Bir dudaklarımdaki burukluk kaldı geriye, bir de saliseler kadar uzun ama 100 yıllık bu süreden sonra o burukluğu delip geçen, Giresun’un o meşhur türküsündeki meşhur kelimeler:

Mican (?), sen öleceksin,
  Kabire gireceksin.
  Dokuz tahta altında
  Ne cevap vereceksin?..

Bazen, çok şeye şahit olduğunu zannedenler; sözüm ona feleğin çemberinden geçtiğini düşünenler “insan sarrafı oldum” derler ya, ne büyük bir saflık, ne fark edilmez bir aldanış imiş. Anladım ki tecrübe edindikçe insan sarraf-marraf olamıyor imiş. Olabildiği sadece “insanın sarf edileni…” olmak imiş.

Bütün Maske'leri indiren 9 Tahtalık Sarayı bu kadar özlediğimi, Ruz-ı Mahşer’i bu kadar sevdiğimi, Hâkim-i Âdil huzurundaki Muhteşem ve Hassas Terazi'yi bu kadar hasretle beklediğimi bilmiyordum; öğrenmiş oldum.
El-hamdü lillah.

Engin MUTLU

_________________________

0 yorum:

Yorum Gönder