30 Nisan 2020 Perşembe

Perşembe, Nisan 30, 2020 - 0 Yorum

En Büyük Gaflet; Enaniyette Israr!


Nedir bu geçmeyen? Niye hâlâ sıkıntı hissediyorum? Kaç defa sorduğumu ve kaç milyonuncu kez cevapları verdiğimi bilmiyorum. Her defasında beynim, şuurum, hislerim hatta bedenim bile ikna oluyorken mürekkepsiz kalemle yazılmış kitap gibi hissetmemin sebebi nedir? Sorular, bilinmeyene atılmış ilmek gibi sorular. Artık hiçbir gam nefsime yük gelmiyor, öyleyse bu ağırlık neden?

İmtihan oluyorsun; Rabbin seni bu soruya muhatap kıldı, beğenmedin mi?
- Elhamdülillah.

Yarım asırda “ne/kim” oldun ki, ruhunda boşluk olmasın derdindesin? Hatalarını saymayı hâlâ öğrenemedin mi?
- Eyvallah.

Peygamberlerden daha lüks yaşamak sana emr-i ilahi midir, canın azıcık yanınca yokluğa düşüyorsun?
- Ve’ş-şükrü lillah.

“Rabbin seni unutmadı terk etmedi de”, istikameti görmen nefsine ağır mı geliyor?
- Estağfirullah.

O zaman bırak bu kibirli isyanı, Rabbine yönel; kapısından ayrılma. Tevbe et, kul ol ki, kül olmayasın.
- Âmentü billah.

Hepsi kabulüm, her hal ve şart üzere Mevlâ’ma binlerle hamd-ü senalar olsun. Ne zihnime ne varlığıma ne nefsime pay verici değilim. Ama içimdeki yara sürekli kanıyor ve ben pansuman yaparken bir başka yeri, sonra öbür tarafı volkanlaşıyor.

Meğer, “niye” diye sorarken; sorularımı haftalarıma, aylarıma, yıllarıma, gecelerime yük eylemişken işin hakikatini; hakikatin mânâsını; mânâdaki derûnu kavrayamamışım. Meğer kendimi ne çok önemsiyormuşum. Meğer en büyük gafletim enaniyette ısrar etmek imiş.

Ve, Rabbimin inayetiyle buldum. İmtihanın muhtevasının ve davranışların sorumluluğunun, ancak insanın taşıyabileceği kadar yük olabileceğini biliyorken, arayıp bulamadığım, okuyup bilmediğim bir cevap geldi. Bütün sorularıma derman olabilecek bir cevap lütfetti Rabbim ve rahatladım. Artık hamdimi ve şükrümü daha mutî yapacağım inşaallah. Rabbim, yeter ki Sen bana kapını kapatma; Sana hakkıyla kul olmayı, senin rızan için yaşamayı ve layıkıyla sana şükredebilmeyi bana nasib et, gayrıda gözüm kalmadı, emelim de yoktur.

“Cevap neydi” mi diyorsun dostum, “bulduğun neydi?”

El-cevap: İnsan her şeyi sineye çekebiliyor, her müşkili hamd ederek yenebiliyor; vefasızlığı, sadık olunmayan söze muhatap olmanın yüklediği ağırlığı kaldırabiliyor da sol yanına, yüreğine saplanan şeyin üzerinde ihanet yazıyorsa açılan yara da kapanmıyor, bulunan cevap da tatmin etmiyor.

Yani dert sahibi olduğumu biliyordum da derdin ne olduğunu bilmiyormuşum. Ben derdimi nefsime, nefsimi de imtihanıma yük edinmişim. Dert sahibi olmayı “imtihan sırrı”yla izah edip Yâ sabır diyormuşum ama “sırr”ın ne olduğunu bilemediğim için nefsimin yol verdiği karanlıklar içinde, olanca bencilliğimle rotasız savruluyormuşum.

İmtihanın sırrı da, sırrın soruları da, soruların sıklet merkezi de bildiğini söylemeyen, söylediğini de bilmeyen kullar arasında kalmak, her vesile ile sadık bir muhatap; vefalı bir fâni bulamamak imiş. “İhanet” ne büyük bir yaraymış dostlar. Karşılaşmak dert değilmiş, asıl mesele fark edememek imiş. Zira anladım ki; fark edemeyince yüreğin sızısı dinmiyor. Şükür ki anladım, “Anlatan”a hamdolsun. Hamdolsun ki buldum, “Buldurun”a şükrolsun. Şimdi rahatladım; bu yara beni ondurmaz ama öldürse de gam değil artık.

Dost istersen Allah yeter diyen Üstadım ne güzel söylemiş. Ey yegâne Dost, her halimi en iyi bilen Sen’sin. Kendimi sana teslim ettim. Hainlikleri unutamadım ama madem ki Rahmân ve Rahîm olan Sen’sin, mülk senin; ne dersen kabulümdür ey Rabbim.

Estağfirullah El-Azim, el-Kerim, er-Rahim, el-Gafur, es-Settar ellezi lâ ilahe illâke, el-hayye’l-kayyume ve etûbü ileyk.

Âmin.

14 Nisan 2020
Engin MUTLU

________________________
Ana Sayfaya Dön ◀ Çalışmalarım ◀ Hakikat'ten Damlalar 

0 yorum:

Yorum Gönder