31 Aralık 2020 Perşembe

Perşembe, Aralık 31, 2020 - 0 Yorum

Susmak...

Susmak
 
Bazen insanlar, dillerinde hep aynı soruyla yakarlar beni: “hocam, bana en kolay neyi öğretebilirsin ya da neyi asla öğretemezsin?” Sonra, merakla yüzüme bakarlar ve cevap beklerler; on saniye, yirmi saniye bilemedin, en fazla otuz saniye sürer bana ıstırap veren bu sabır halleri. Öyle ki; “Dilini mi yuttun” der gibi bakarak: “Hocam bir de ben hayatımı konuşarak kazanıyorum dersin, cevabını bilmediğin şeyi nasıl öğretebilirsin ki?” Ah ki ah! Ne diyeyim ya da demeyeyim?

Öğrenme fiili kolay ve kısa yollardan da olabilir ve fakat genellikle bu tarz hap gibi yöntem ve metotlar son tahlilde arzulanan neticeyi vermez. Bunun da bir süreci, sabır ve itinayla yoğrulması icap eden tekâmül kademeleri var. Şimdilik mevzumuz bu olmadığı için geçeceğim.

Ben, soruyu gayet net anlıyorum ve aslında aynı netlikle cevaplıyorum da. Ama cevabı sadece kulaklara çarpacak seslerde arayanlara ne anlatabilirim, neyi nasıl öğretebilirim ki?

"Dil yarası, en acı yara imiş.
Dudaktan kalbe bir yol var ki;
Sevgi ve şefkattenmiş."

Orhan Gencebay'a göre vaziyet bu. Sevgi yoksa dil yara açıyor, susmuyor yaralamaya devam ediyor. Kısır döngü dedikleri bu olsa gerek; sevmiyor, susmuyor, kırıyor.

Susmak. Bir bilebilseler, susmak ne büyük bir erdemdir. İnsanlar, bunun dinleyerek-konuşarak öğrenileceğini, öğretmenin sadece anlatarak-söyleyerek yapılabileceğini zannediyorlar ama öğretme de öğrenme de evvelen sükutla başlar, sessizce devam eder ve susarak olgunlaşır; sever, irfan noktasına ulaşır.

İnsan birkaç metre bezin içinde sustuğu zaman, kemale ermiş olmalıdır. Susmanın lezzetini tamamen burada tatmalı, son birkaç diyalog ile muhatap olduktan sonra sükûnet deryasına dalmalıdır. Lakin, hayat serencamını, vücudun fânîleştiği son nefesle bitirenlere nasıl anlatılır ki hayat? Hem de biteviye konuşan, konuşması gerektiğinde susan; bir türlü senkronu tutturamayan "beşer". Halbuki melekü’l-mevt gelince söylemen gereken sadece birkaç kelimeden müteşekkil bir cümle ve münker nekir gelince de en fazla birkaç cümleden müteşekkil bir cevap; kısa kısa.

"Nihayetinde diller susar, eller ayaklar kelama; gözler, kulaklar lisana gelir. Kalp dillenir, hâl konuşur" demiyor mu Mevlâ o Nihaî Meydan’da? Hal böyle iken neden saatler dolusu günleri, aylar dolusu senelere yük ederiz de mütemadiyen konuşarak geçiririz her bir nefesimizi; evde, sokakta, binalarda ve kalabalıklarda ve hatta uykuda bile.

Şu hayatta neyi öğrendin deseniz; susmayı derim. Susmak, şimdi artık sadece kütüphaneleri süsleyen kitapların, kitapları leziz hale getiren kelimelerin anlatamadığından daha fazlasını anlatır. Çünkü kitaplar da susmayı tercih etmiştir ve kendi lisanıyla susmayı tercih etmişlerle konuşur.

Neyi öğrenemedin deseler, cevabım yine aynıdır aslında; susmak. Konuştukça, ağzın cehalet resm-i geçidine meydan açtığını anlamadan sürekli konuşmak değil; susmak. Dillerin üstünden kaçarak dişlerin arasından sızan her bir nefese harflerin yüklendiği her an, aslında ne kadar ciddi hamallıklar yüklüyor hayatlara; hayatlarımıza. Hem de bellerin tartamadığı, ayakların taşıyamayacağı, sıra dağlar cesametinde koca koca yükleri.

İçinde bulunduğumuz ahir zamanlarda, kaybı diller ve seslerle kâfi miktarda artıramamak açmazında olan bizler, artık kusurlarımızı klavye sayesinde zirveye taşır olduk ya, neyse. Bu da ayrı bir seviye, "popüler-kötü-moda" ifadeyle "bir tık mesafemizde olan son level." Ve bu acınası halimiz, ayrıca temas etmek zarureti olan ayrı bir mesele.

Dil susmayı öğrenemediyse; öğretemediysek, kalp de dinlemeyi öğrenemiyor. İnsan dinlemeyi bilmeyen kalbe sahip olunca da ne gözleriyle ne de lisan-ı haliyle konuşmayı becerebiliyor. Zannediliyor ki dil, dîlin aracıdır; konuşuyor da konuşuyor. Bu halde dil zehir saçarken, kulaklar sağır, gözler kör kalıyor ve nihayet kalp; Rabbe giden o ana kapı koca bir duvarla çevrili taş kütlesi halini alıveriyor. Zira dîlin ifadeleri, dille hiç mümkün değil; aktarılamıyor.

Susmayı öğrenmek lazım. Çünkü öğrenemezsek, Allah’ın ikram ettiği beden; lisanın ardında saf tutmuş kocaman, sağır ve kör yekpare bir organ halini alıveriyor. Susmayı öğrenmek lazım.

Sen aciz nefsim, sen de öğren ki; bakışındaki kelimeler gönlünün aynası olan yüz ifadenle cümlelere dönüşsün, en uygun manaları yüklensin ve muhatabının kalbi rahatlıkla duyabilsin, seni dinleyebilsin. Değilse, nefesi hamal edip yaptığın faaliyet, gürültü kirliliğinden başka bir hüviyet taşımayacaktır. İşte onun için sükuta altın diyorlar; onun için “lisan-ı hâl lisan-ı kâlden evlâdır” buyuruyor erenler.

Öğrendiğim en kıymetli hazine, susmak; öğretebileceğim en değerli bilgi, susmak; öğretemediğim en nadide cevher, susmak; anlatamadığım en kutsal değer, susmak. Sükût kelimelerle anlatılması hiç mümkün olmayan duyguların, haykırırcasına ifadesidir çünkü. Susmak, faniyi, sevginin en pazarlıksız, saf ve organik hali olan aşka götürür. Muhatabının kalbinin sesini duyamayan kulaktan daha çaresiz olan, ferini kalpten almayan göz değil midir? Evet öyledir. Değilse dil de sadece, bir dekorun mütemmim parçası olup, üçüncü aksesuar olarak kalacaktır.

Kim bilir, belki de dilimle beraber kalbim de sessizliğe gark olduktan sonra; sessiz gemiyle sessiz limana vardığımda, o zaman, son kez sustuğumda anlarsınız. Öğrendiklerimi ve öğretemediğimi anlatabileceğim o son kavşakta, lisan-ı hâlimle son defa söyleyince, belki, en kolay ve aynı zamanda en zor öğrenilecek şeyin ne olduğunu anlarsınız, kim bilir?

Sustum, dinleyen bir kalp olmadı. Ne sevdiğimi gören ne de konuştuğumu anlayan bir dîl de olmadı. Kuvvetle muhtemel ki; susmayı bu aciz de beceremedi.

Şu hâlde kelamı ve lakırdıyı kısa kesip şöyle özetleyeyim ki, baştaki sorulan sualin cevabını kısa yoldan vermiş olayım:

"Dîl'inin diline sağlık Yunus Emre'm, ne güzel dedin:
Deprenmeden dil dudak, sözü işiten gelsin."

28 Kasım 2020
Engin MUTLU
_________________________

0 yorum:

Yorum Gönder