7 Mayıs 2023 Pazar

Pazar, Mayıs 07, 2023 - 0 Yorum

Nazende Sevgiliyi “Sevmek” mi, “Sevmek”ten Dönmemek mi?

Nazende Sevgili

Tatlı bir esinti, sıcağa ve dumana sarılmış üzerimde deveran ediyordu. Dersaâdet Ârifleri der ki; "İstanbul’un tarihini iki esinti yazmıştır; lodos ve poyraz."

Bugün benim nasibime Istanbul Musikîleri'nden poyraz düşmüştü. Gözlerim de kapakları da ekseriyetle olduğu gibi mesaideydi ama ben dalmışım. Öyle dalmışım dediysem, arkamda; sırtını yeşilliğe dayamış pudra kıvamında sarı tonlu kumsal, önümde yeşille mavinin turkuazlaştırdığı, “içimdeki tüm güzellikleri gör” dercesine cammisal tadıyla berrak su birikintisini seyr halindeyim zannetmeyin.
 
Bu arada, deryayı her haliyle severim, lakin bir türlü yüzmek denilen keyfi meşk edebilmek zevkine varamadım. Oldum olası bu vaziyet ile hemhâl olamadım gitti. Hep istedim ki; ayağım her daim yere bassın ve aklım da her daim bütün semayı tüm ışıltısı ile bir güzel omuzlasın. Ayaklarıma ve aklıma verdiğim bu rol kendimi güvende hissetmek için midir bilmiyorum, ama dayanaksız; İlahi Kudret’in kurallarına yaslanmayan şartlardan ve insanlardan oldum olası uzak durmaya gayret ettim. Benim daldığım derya, çoğunlukla beyin hücrelerindeki nöronların insicamlı hareketlerine zemin olan, bilindik topraklardaki bilindik güzergâh; düşünce ile tefekkür arası yerler oldu. Eskiler buna cezbe hali, divanelik diyorlardı, şimdilerde ise delilik namı verilmiş.
 
Istanbul yine bende bu deveranı başlatıp, farklı bir köşesinde kendini temaşaya müsade etmişken, bir melodi tatlı nefesiyle kulağımı okşamaya başladı. Kapısını açıp açmamak arasında tereddütte iken kanun sesi biraz kibar, biraz tatlı, az biraz dertli rica eder bir kıvamda yaklaşmış da “buyurmaz mısın” dememi bekliyor gibi geldi. Aman ya Rabbî, ne güzel bir şey bu alet. Ben “aşk olsun” der demez o, yanık sesiyle duygularımın az önce dolaştığı güzergahı işgal etti; sardı, sarmaladı. Yüreğimdeki yarayı deşti de oradan beynime ne çabuk ulaştı, anlayamadım.
 
Bir kaç dermansız yaram vardır dostlar; bunlardan birini bu sefer bu kanun tazeledi: Bir enstrüman çalamamak, onu güzel bir mûsikî ile dillendirememek, tefekkürü tenezzühle süsleyememek. Bir-iki hamlem oldu ud ve bağlama ile ama kısmet değilmiş. Olmayınca, ne hakkıyla bağlamadan sızan türkülerdeki lezzeti alabildim, ne şarkılardaki makamların renk cümbüşünü seyreyleyebildim. Ne vakit güzel bir mûsikî eseri beni ziyaret etse; karşısında sanki gurbette dil bilmeyen dilhûnun yalnızlığı gibi yabancı kalışım, sızılar içinde gark olduğum hususlardan biridir.
 
Bu hislerle tekrar dalmışken, kanunun ardından gelen gitar sesi toparladı beni. Hemen ardından keman bezedi sesler bahçesini. Keman mıydı, yaylı tanbur muydu seçemedim, yoksa kemançe ya da çello mu? Allah’ım, tefrik edemiyorum hangisi olduğunu, kabak kemane de yaylı bir saz, o da olabilir mi diye sürüklenirken; “bu ses, ne merhamet kaynağı kabak kemane ne de lezzetli sesiyle yaylı tanbura ait değil, kemançe de olamaz, olsa olsa keman benzeri bir çalgıdır, belki de çello ile beraber ikisi olabilir" diyerek, pişmanlığımı uzattıkça uzattım. Ne bedbaht bir haldeyim bilseniz, gözüm yardım etmeyince mûsikîyi kıvama getiren bazı lezzetleri tadamıyorum. İşte beni böylesine müşkil bir vaziyette bıraktı misafirim.
 
Bu esnada taksim bitmiş, hatta tüm enstrümanlar sığırcık kuşları intizamında saf tutmuş esere can veriyorlardı. Vurmalılar, üflemeliler, telliler tüm yaylı çalgılarla beraber divan şiiri tadındaydılar ki; ben yine dalmışım. Fakat mûsikînin notalarından yayılan hoş kıvamlı tat hiç yabancı gelmedi. Evet, evet, daha önce defalarca dinlediğim ve fakat epeyce bir zamandır ziyaretime gelmeyen bir eserdi bu. "Ama bu sefer hafif Azerbaycan lezzeti serpiştirmişler arasına", diye düşündüm.
 
Tam bu esnada, sözler sanatçının dilinden akmaya başlayınca, aynı anda gayri ihtiyari yanaklarımın üstünden, sağlı sollu iki damla yaşa da yol vermişlerdi; dudaklarımla eş zamanlı “nazende sevgilim”e eşlik ederken. Fakat güftede bir farklılık vardı bu sefer; ilk kublenin ortalarına geldiğinde, sanatçı İstanbul’un poyrazına karıştırıp, saçlarıma “bahar küleği” değdiriyordu..
 
 "Değdi saçlarıma bahar küleği  Nâzende sevdiğim yâdıma düştü.
  Her erin bahtına bir güzel düşer,
  Sen de tekce menim adıma düştün;  Nâzende sevdiğim yâdıma düştün"
 
"Bahar küleği de ne ola ki?" diye düşünmeye başladım. Benim bildiğim, ilk mısranın sonunda “bahar gülleri” açmalı idi. Meğer Azerbaycan Türkçesi'nde rüzgar demekmiş; küleg. Meğer, sözleri Azerbaycanlı canlardan İslam Seferli'ye, bestesi de Andrey Babayev'e ait bir Halk Mahnısı imiş. Bu şarkıyı dinlediğim zamanlarda, hangi coğrafyanın mâmulü olduğundan ne kadar gafil kalmışım. Oysa anlamam gerekirdi “yadıma düş”mesinden. Sevgili’nin nazının oralardan esmeye başlayıp, Kırım'ı ziyaretinin akabinde"bahar rüzgârı" suretinde İstanbul semalarında şöyle bir dolaştırıp, “nazlı nazlı” saçlarıma dokunduğunu hissetmem gerekirdi. Ne gaflet!

“Taştın yine deli gönül; sular gibi çağlar mısın? Aktın yine kanlı yaşım; yollarımı bağlar mısın?” Hey gidi koca Yunus, meğer, “dalmak değil, taşmak lazım gelir sevmek için” diyormuş. Meğer "göz yaşına renk veren kan olursa, ancak yolları bağlayabilir” diye sesleniyormuş da ben mütemadiyen boşluklara daldığım için bulamıyormuşum. Boş yere kontrolü de maksudumu da ayağımın altında veya başımın üzerinde arıyormuşum ya. Heyhât!
 
Acaba şair güfteyi yazarken Yunus’un kastını anladı da mı yazdı bu satırları? Yaşlarını zemin üzerine sel ettiğinde, bentlere takılabileceğini düşünerek mi bahar rüzgarına yükledi hatıralarını? Yiğidin yadına düşen sevdasını, yad ellerde harcanmadan bu suretle kavuşturmayı daha mı emniyetli kabul etmişti?
 
Bir bütün olarak eserin mânâsındaki derinliği ancak anlayabiliyordum. “Sevenin bahtına bir güzel düşer”se, sevgili hemenecik yâda düşmekten uzak kalır mı hiç? Pazarlıksız, hesapsız, mukabele beklemeyen sevenin yâdına. Yıllar önce bir "dilsiz"in "dîl"inden duymuştum; "sevgi, sevdiğinden iyilik gördüğünde artmayan, kötülük gördüğünde azalmayandır” demişti.

Niyazi-i Mısrî’nin “derman arardım derdime; derdim bana derman imiş” hükmüne uygun olarak bu fakir de demişti ki; “işte, bu hâl üzereyken, sevmek lezzetini kula Tattıran’a, Asıl Sahib’ine hasarsız iade edebilmek için sabretmek gerekir.” Yoksa, sevilenin vefasızlığını bencileyin ayaklara taşıtıp akılla tartmak çabası, dertteki şifayı ne dile ne dîle derman kılmıyor. Meğer büyük şair, “ola ki dermansız kalırım taşıyamam, bahar rüzgârı derdimi bana hasarsız getirsin ki; dermanım, eksiksiz olarak her daim yadımda bulunsun” dersini de Mısrî’den almış, zâhir.

Değilse; zihin boş ve çorak arazide yek başına debelenip durur da “sevmenin lezzetini kalbine batır ve orada bırak, yeri orası, başkalarına, fanilere değdirirsen ziyan olursun” ikazına düçar olur. 
 
Değilse; “ben de sevdim” diyen "yalancı"nın yalanının rengindeki dalgalarda kaybolmak, yaban dillerde ziyan edilmek işten bile değil. Tâ ki, habib mahbubuna kavuşabilsin ve şükrünü “Layık Olan”a kavuşturabilsin. Böyle olamıyorsa; yandı gülüm keten helva. Istanbul hâlâ poyrazıyla beni uyanık tutmaya çalışırken, verdiği dersten çıkardığım netice de bu oldu.
 
Tam taşmak üzereydim ki, mûsikîde, yine, ilk defa fark etiğim başka birkaç kelime daha tıkladı, kulaklarımın kapısını:
 
 “Sensiz dağ döşüne çıktım bu seher,
  Öttü kumru kibi gül şelaleler,
  Ey niye yalgızsan? Sordu laleler...
  Kövretltti (etkiledi); nisgilim (derdim) yâdıma düştün
  Nâzende sevdiğim yâdıma düştün”
 
Seher vakti dağın döşündeyken ve bu esnada şelaleler kumru gibi şakırken, “sen niye hâlâ yalgızsın” diye sorarsa ne cevap vermek lazım gelir lalelere, erenler? Ya bir de dertlendirirse? Ayağımın taşıdığı aklım, kalbimin virtüözlüğünde tüm hücrelerimle beraber tam bir orkestra uyumu içerisinde artık diyordu ki; “sana sevmek nimetini bahşeden, seni layığın olmadığından kurtarıp sonsuz lezzetlere namzet yapmış, daha ne yalnızlığından bahsediyorsun, bundan büyük müjde mi var, senden bahtlı kul mu olur?”

Denizin ortasında fırtınaya dayanmaya çalışan gemi, böğrüne biteviye saplanan dalgalara kızmamalı, zira geminin varlık sebebi deniz ise, tercih sebebi de dik durabilmesi, direnebilmesi değil midir? Tufanın keyfiyetine değil, onu ayakta tutan, güçlü kılan sevmekteki ısrarına hayran olmalı; “Leyla’yı leylin ortasında, karanlığında bırak, aşkın nehar gibi yayılan nuruna bak" der gibi.

Öyleyse, beste de güfte de eser de
 "Gözlerim yoldadır kulağım seste,
  Seni unutmaram men, son nefeste,
  Ey ceyran bakışlım, ey boyu deste.
  Ey taze tergülüm (taptaze çiçeğim) yâdıma düştün
  Nâzende sevdiğim yâdıma düştün."
 
şeklinde değil de şurada hitâma ermeli, bitmeli, devamı olmamalı idi diye karar verdim, orkestra notalara son dokunuşunu yapmadan hemen önce:
 
 “Gözlerim yoldadır, kulağım seste,
  Seni unutmaram men, son nefeste.”
 
Zira, ardından gelen mısralar değil omuzlara, ayaklara, akla ve zihne hatta bahar küleğine bile yük olur. Buna dayanacak ne yâd kalır ne yürek. Ne kollar taşıyabilir deste boylu, ceylan bakışlı taptaze çiçek misali sevdayı uzaklara, ne de nefes yetecektir nazende sevgiliyi yâdında tutmaya.
 
Şimdi anlıyorum, sözlerimin başında bahsettiğim deryalara dalamayışımın sebeb-i hikmetini.

Elhamdülillâhi rabbi’l-kulûbi ve’l-âlemîn.*
Vesselam.

Aşiyan
16 Haziran 2022
Engin MUTLU
 
-----------------
* Kalblerin ve âlemlerin sahibi olan Allah'a hamd olsun.
 
___________________________
 

0 yorum:

Yorum Gönder