Pazartesi, Nisan 06, 2026 -
0 Yorum
0 Yorum
Yâreli Aslan(lar)!
Kan ter içinde kalmıştı. Fasılalar dahil yedi saattir eğitimdeydi. Farklı usullerle; yürüyüş, hızlı ritimde koşma, toprağın kokusunu tadacak kadar hemhal vaziyette sürünme, silahla hasret bastıran kucaklaşmalar ve gırtlakları kulakların dibine yapıştıran, koro meşkiyle şecaat tarifli marşlar. Aralarda çay, sigara, belki bir poğaça, yanında birkaç kuple türkü ya da özlem hatırası şiirlerden ümitvar birkaç mısra. Ardından, yorgunluğu bıktıran ama halk oyunu tadında, biteviye hareketleri yoğuran kan kıymetinde ter.
“Kıta dur” direktifini takiben tüm birlikten, tek enstrümandan çıkıyormuş gibi tek bir ses geldi. Bu gür ses tevhit olmuş bedenlere, aynı keskinlikle “rahat” komutunu verir vermez, tok bir ses, bu sefer başka bir tonda yankılandı içtima alanında. Ses, soluk kesilmişti. Bir tek, can kardeşlerin yüzlerindeki tozu ve teri silmek isterken, aynı zamanda alınlarını da öpen ıhlamur kokusunun da iştirak ettiği hafitten bir rüzgâr esintisinin nidası işitiliyordu. Siz de orada olmalıydınız; divan şiirinin vezni ölçüsünde atan kalplerin tıkırtısını, o müthiş sesleri duymalıydınız. Hele de onunkini. Kalbi sanki yayığın içinde çalkalanan sütün içine düşmüş, ileri itildiğinde itenin bulunduğu kısma, geri çekildiğinde karşısındaki kısma çarpan ve her çarpmada patlayan top gibi ses çıkaran, çalkalanan sütün musikisi eşliğinde aklanıp paklanan; sadece kalbi taşıyana ve kalbin Sahibi'ne malum, süreyyaya sığmayan bir yakarış huşusuna sahip sesleri duymalıydınız; aman Allah’ım.
Bulundukları alanın doğuya bakan tarafı yatakhaneydi. Mühendis ölçse "net dikdörtgen", emlakçı baksa "neredeyse kare", bahçıvan dolaşsa "adeta yamuk" diye hüküm verecekleri zeminin diğer yönlerdeki üç tarafı ise iki katlı apartman boyundaki ağaçlarla çevriliydi. Ortalarındaki bu boş meydan oldukça geniş, düzenli ve temizdi. Birden, ilk geldiği günün sabahını hatırladı. Baharın ilk günlerine denk gelen o nisan sabahı, uyanıp namazını kıldıktan bir süre sonra, güneş ışığının koğuşun penceresinden aldığı müsade ile, önce on iki kişilik odayı peşinden yatağının üstünü okşar gibi süzmesi çok hoşuna gitmişti. Ettiği şükrün hediyesi olarak düşünmüş, hatta hep böyle kabul etmişti.
“Kıta dur” direktifini takiben tüm birlikten, tek enstrümandan çıkıyormuş gibi tek bir ses geldi. Bu gür ses tevhit olmuş bedenlere, aynı keskinlikle “rahat” komutunu verir vermez, tok bir ses, bu sefer başka bir tonda yankılandı içtima alanında. Ses, soluk kesilmişti. Bir tek, can kardeşlerin yüzlerindeki tozu ve teri silmek isterken, aynı zamanda alınlarını da öpen ıhlamur kokusunun da iştirak ettiği hafitten bir rüzgâr esintisinin nidası işitiliyordu. Siz de orada olmalıydınız; divan şiirinin vezni ölçüsünde atan kalplerin tıkırtısını, o müthiş sesleri duymalıydınız. Hele de onunkini. Kalbi sanki yayığın içinde çalkalanan sütün içine düşmüş, ileri itildiğinde itenin bulunduğu kısma, geri çekildiğinde karşısındaki kısma çarpan ve her çarpmada patlayan top gibi ses çıkaran, çalkalanan sütün musikisi eşliğinde aklanıp paklanan; sadece kalbi taşıyana ve kalbin Sahibi'ne malum, süreyyaya sığmayan bir yakarış huşusuna sahip sesleri duymalıydınız; aman Allah’ım.
Bulundukları alanın doğuya bakan tarafı yatakhaneydi. Mühendis ölçse "net dikdörtgen", emlakçı baksa "neredeyse kare", bahçıvan dolaşsa "adeta yamuk" diye hüküm verecekleri zeminin diğer yönlerdeki üç tarafı ise iki katlı apartman boyundaki ağaçlarla çevriliydi. Ortalarındaki bu boş meydan oldukça geniş, düzenli ve temizdi. Birden, ilk geldiği günün sabahını hatırladı. Baharın ilk günlerine denk gelen o nisan sabahı, uyanıp namazını kıldıktan bir süre sonra, güneş ışığının koğuşun penceresinden aldığı müsade ile, önce on iki kişilik odayı peşinden yatağının üstünü okşar gibi süzmesi çok hoşuna gitmişti. Ettiği şükrün hediyesi olarak düşünmüş, hatta hep böyle kabul etmişti.
Güneşin vazifesi icabı milyonlarca yıldır aynı araziyi, onlarca yıldır aynı mekanı aynı şekilde nimetlendirmesine rağmen, böyle kabul etmeyi tercih etmesi, “burada bulunma sebebimin kutsallığına işaret ediyor” diye şükrettiği şeylerin sırasına koymasındandı. Rabb'ine teşekküre başlamasının öncesinde havalansın diye açtığı camdan bir başka huzur ve şükür sebebini hissetmişti. Boş zamanlarında istirahat amacıyla da kullandıkları, bilindik tarifle "Yiğitlerin Harman Oldukları Alan"ın üç yanını kucaklayan ağaçlardan gelen o enfes ve leziz kokuyu.
Ağaçların türünden ya da familyasından pek anlamazdı. Hemencecik bilebildiği bir kaç ağaç cinsi vardı; ilki kavak, diğeri de çam. O kadar ki, çınar ve akasya ağacını birbirinden ayıramaz, bazan birinin adıyla öbürüne Hüseyni bir gazel, bazan da diğerinin adıyla ötekine muhalif hoyratla seslenirdi. Ha unuttum, bir de ırmağın kenarında sıralanmış söğüt ağacıydı yakinen tanıdığı. Onu da ilk olarak köyünde görmüş, yazın tüm ısısını ve ışığını güneşin desteğiyle saçtığı deniz misillü dümdüz ovada, altında serinlerken mırıldanarak eşlik ettiği, hüseynî-uşşak dizisindeki kerem ayağı uzun hava sebebiyle sevdiklerinin listesine almıştı. "Karlı dağlar karanlığın bastı mı? Zalım felek ayrılığın vaktı mı?..." Vücudu sıcakla muharebe halindeyken, sanki söğüt sayesinde soğuk sulara dalıyormuş gibi hissetmişti. Dili ve gönlü türkünün etkisiyle kutupların en orta noktasındaki buz deryası ile İbrahim Peygamber'in düştüğü ateşin ortasına gidip gelmesine rağmen.
Ağaçların türünden ya da familyasından pek anlamazdı. Hemencecik bilebildiği bir kaç ağaç cinsi vardı; ilki kavak, diğeri de çam. O kadar ki, çınar ve akasya ağacını birbirinden ayıramaz, bazan birinin adıyla öbürüne Hüseyni bir gazel, bazan da diğerinin adıyla ötekine muhalif hoyratla seslenirdi. Ha unuttum, bir de ırmağın kenarında sıralanmış söğüt ağacıydı yakinen tanıdığı. Onu da ilk olarak köyünde görmüş, yazın tüm ısısını ve ışığını güneşin desteğiyle saçtığı deniz misillü dümdüz ovada, altında serinlerken mırıldanarak eşlik ettiği, hüseynî-uşşak dizisindeki kerem ayağı uzun hava sebebiyle sevdiklerinin listesine almıştı. "Karlı dağlar karanlığın bastı mı? Zalım felek ayrılığın vaktı mı?..." Vücudu sıcakla muharebe halindeyken, sanki söğüt sayesinde soğuk sulara dalıyormuş gibi hissetmişti. Dili ve gönlü türkünün etkisiyle kutupların en orta noktasındaki buz deryası ile İbrahim Peygamber'in düştüğü ateşin ortasına gidip gelmesine rağmen.
Şimdi, bu ilk sabahtaki tüm merakı, bu bereketli şafağa lezzet katan rayiha, camdan dışarı baktığında alacakaranlıkta tanıyamadığı bu ağaç öbeklerinden hangisinden geliyordu? Gerçi, Yaratan’ın sabah ziyafeti olarak ikram ettiği bu kokunun hanımeliyle ıhlamur ağaçlarının düeti olduğunu ancak bir kaç gün sonra öğrenmişti ama ne orada kaldığı süre zarfında, ne de hayatının sonraki yıllarında, çiçekleri yoksa ve kokuları kesilmişse ayırt edememeye de devam etmişti. Kavak, çam, söğüt; muhteşem üçlüsünün yanına, ekseriyetle tanıyamasa da görünmez, kaybolmaz ve bilinmez iki can yoldaşı kılmıştı; kokularıyla beraber hanımeliyle ıhlamuru.
İşte, nihayet, günün soluk soluğa bırakan safhasını bitirmiş, son derin nefesler ile ciğer körüklemelerine veda etmek üzereydi. Birliğin yazıcısı elindeki zarf tomarının en üstünden başlayarak, takıma istikamet veren astsubay edasını takliden, bize mahlas vererek aktardığı isimleri okuyordu. “Alican Dostoğlu.” İçindeki heyecan, sanki yangın yerine dönen botlarının içine benzin dökülüyormuş da ismi söylenirse aniden soğumaya geçecekmiş gibi alesta bekliyordu. Bölüğün ancak onda biri kadar kalabalık zarflar azaldıkça, heyecan, yerini akıbetine koşan ceylan hissiyatı gibi çöküyordu. Bu his ve hissin yaşandığı saniyeler, bunca fiziki yorgunluk sebebi hareketlerin yapamadığını yapmaya başlamıştı.
Az önce, bıraksan; yüce dağları tepeye, koca tepeleri ovaya tahvil edecek yiğitlerin kolları ve omuzları, isimler okundukça, sevdasının üzerine toprak atan fani bir kulun küreği tutan ellerinin uyuşması gibi ağır ağır aşağı doğru sarkmaya başlamıştı. İsim okuyacağı zaman, yazıcı çavuşun ağzının harekete başlamasıyla kendisine sesleneceği zannındaki heyecan, soyad söylenmeye başlandığı anda olduğu yere çakılıyor, tomarın bir altındaki her zarf en üste ulaştığında; ümit, kırılan hayaller ve çaresizlik olan nakarat döngüsü, art arda, zincire halka ekler gibi düğümleniyordu.
Her seferinde ilk defa çıkılıyormuş manzarasına sahip bu seyrüseferin, haftada iki gün gerçekleşen bu umut ayininin yakıcılığını, ilk geldiği günden bu yana hislerinin canlı kalmasını sağlayan ıhlamurla hanımeli ağaçlarının kokularıu bir nebze de olsa teskin ediyordu; hem onun hem de bu Yatak'taki diğer Aslanlar'ın. Değilse yürek dayanmaz bu zamanda zihinlerin çatlayıp parçalanmaması işten olmayacaktı.
Bu ahval ne çetin bir imtihandır bilir misiniz? Ya da şöyle sual edeyim, hiç böyle zorlu bir sigaya çekildiğiniz oldu mu? Bir saniyenin bitemediği bir sürede, hislerin artı sonsuzdan eksi sonsuza kavuşması; duyguların, atmosferin uzaya komşu olduğu son çizgiden, arzın en merkezindeki hararetin bulduğu katmana son sürat ulaşıp, çaresizce diz çökmesi, boyun bükmesi. Asrın şımarık hastalığı stres, zamanın ukala mazereti agresiflik, çağın zevzek bahanesi hiperaktivite, bilcümle ne kadar endüstriyel marazlar varsa gelsinler; bu nadide ruhlara, hislere, zihinlere ve son kurda nihayeten kalplere talebe olsunlar. Olsunlar da alyuvar ile akyuvara yoldaş olan özlemlerini dindirmek arzusunda olan Aslan Yürekliler'in önünde, amel defteri sol ellerindeki günahkar kullar gibi peşiman bulunsunlar. Psikolojik vaziyet nice bir ahvaldir, duygu durum ne manaya gelir, ruhi hissiyat nasıl bir süreçtir, hatta bu sarmaldan nasıl kurtulunur da sükuna erişilir; yiğitlerin ve gönüllerinin huzurunda, had bilmezlikleri sebebi ile utançlarından yerin dibine giriversinler.
Biri helalinden, öbürü kıymetlileri ana-babasından, bir başkası ya yavrusundan ya sevdalısından, diğeri; ya atasından, yurdundan, evinden-barkından ya da arkadaşından, dostundan müjde niyetine bir kaç kelamı yüklenmiş bir mektup arzuluyordu. Ne bileyim, belki de nizamiye kapısından girerken arkada bıraktıkları her ne varsa onlardan bir cümle merhamet, birkaç kelime ümit, ayrılığı teskin edecek birkaç kelam, hasreti pansuman edecek hayırlı bir söz, tatlı bir haber beklemekteydi. Hadi diyelim vuku buldu da ulaştı; kelime yumaklarının gömüldüğü cümlelerin üzerini örttüğü her kağıt, her zaman mutluluk vermiyordu ya, neyse, bu bahis ayrı bir meseledir.
İşte, nihayet, günün soluk soluğa bırakan safhasını bitirmiş, son derin nefesler ile ciğer körüklemelerine veda etmek üzereydi. Birliğin yazıcısı elindeki zarf tomarının en üstünden başlayarak, takıma istikamet veren astsubay edasını takliden, bize mahlas vererek aktardığı isimleri okuyordu. “Alican Dostoğlu.” İçindeki heyecan, sanki yangın yerine dönen botlarının içine benzin dökülüyormuş da ismi söylenirse aniden soğumaya geçecekmiş gibi alesta bekliyordu. Bölüğün ancak onda biri kadar kalabalık zarflar azaldıkça, heyecan, yerini akıbetine koşan ceylan hissiyatı gibi çöküyordu. Bu his ve hissin yaşandığı saniyeler, bunca fiziki yorgunluk sebebi hareketlerin yapamadığını yapmaya başlamıştı.
Az önce, bıraksan; yüce dağları tepeye, koca tepeleri ovaya tahvil edecek yiğitlerin kolları ve omuzları, isimler okundukça, sevdasının üzerine toprak atan fani bir kulun küreği tutan ellerinin uyuşması gibi ağır ağır aşağı doğru sarkmaya başlamıştı. İsim okuyacağı zaman, yazıcı çavuşun ağzının harekete başlamasıyla kendisine sesleneceği zannındaki heyecan, soyad söylenmeye başlandığı anda olduğu yere çakılıyor, tomarın bir altındaki her zarf en üste ulaştığında; ümit, kırılan hayaller ve çaresizlik olan nakarat döngüsü, art arda, zincire halka ekler gibi düğümleniyordu.
Her seferinde ilk defa çıkılıyormuş manzarasına sahip bu seyrüseferin, haftada iki gün gerçekleşen bu umut ayininin yakıcılığını, ilk geldiği günden bu yana hislerinin canlı kalmasını sağlayan ıhlamurla hanımeli ağaçlarının kokularıu bir nebze de olsa teskin ediyordu; hem onun hem de bu Yatak'taki diğer Aslanlar'ın. Değilse yürek dayanmaz bu zamanda zihinlerin çatlayıp parçalanmaması işten olmayacaktı.
Bu ahval ne çetin bir imtihandır bilir misiniz? Ya da şöyle sual edeyim, hiç böyle zorlu bir sigaya çekildiğiniz oldu mu? Bir saniyenin bitemediği bir sürede, hislerin artı sonsuzdan eksi sonsuza kavuşması; duyguların, atmosferin uzaya komşu olduğu son çizgiden, arzın en merkezindeki hararetin bulduğu katmana son sürat ulaşıp, çaresizce diz çökmesi, boyun bükmesi. Asrın şımarık hastalığı stres, zamanın ukala mazereti agresiflik, çağın zevzek bahanesi hiperaktivite, bilcümle ne kadar endüstriyel marazlar varsa gelsinler; bu nadide ruhlara, hislere, zihinlere ve son kurda nihayeten kalplere talebe olsunlar. Olsunlar da alyuvar ile akyuvara yoldaş olan özlemlerini dindirmek arzusunda olan Aslan Yürekliler'in önünde, amel defteri sol ellerindeki günahkar kullar gibi peşiman bulunsunlar. Psikolojik vaziyet nice bir ahvaldir, duygu durum ne manaya gelir, ruhi hissiyat nasıl bir süreçtir, hatta bu sarmaldan nasıl kurtulunur da sükuna erişilir; yiğitlerin ve gönüllerinin huzurunda, had bilmezlikleri sebebi ile utançlarından yerin dibine giriversinler.
Biri helalinden, öbürü kıymetlileri ana-babasından, bir başkası ya yavrusundan ya sevdalısından, diğeri; ya atasından, yurdundan, evinden-barkından ya da arkadaşından, dostundan müjde niyetine bir kaç kelamı yüklenmiş bir mektup arzuluyordu. Ne bileyim, belki de nizamiye kapısından girerken arkada bıraktıkları her ne varsa onlardan bir cümle merhamet, birkaç kelime ümit, ayrılığı teskin edecek birkaç kelam, hasreti pansuman edecek hayırlı bir söz, tatlı bir haber beklemekteydi. Hadi diyelim vuku buldu da ulaştı; kelime yumaklarının gömüldüğü cümlelerin üzerini örttüğü her kağıt, her zaman mutluluk vermiyordu ya, neyse, bu bahis ayrı bir meseledir.
Bir elin parmaklarının yarıdan bir fazlasını geçmeyecek sayıda aslan parçaları vardı ki; ne haberini alabileceği bir can, ne de halini ayan edeceği bir nefese sahip değillerdi. Bilir misiniz ki bu sanat abideleri, neticesi olmayacak olsa da kardeşlerinin bekleme sevincinden pay almak, sevinenin neşesine ortak, mahzun olanın kederine yoldaş olmak arzusundaydılar. Birliğin düzenini, dayanışmadaki saadetin insicamını bozmamak için, her daim ne bir eksik, ne bir fazla, tıpkı yek diğerinin taşıdığı ruh haliyle, verilen rahat komutunun hatırını kırmadan, kol kola, omuz omuza, dimdik öylece duruyorlardı.
Son zarf yaklaştıkça gözler öyle keskinleşiyordu ki; manganın en önündekinin iki metre önünde pozisyon almış bedene ait bir çift elin parmakları arasına sıkışmış, milim kalınlığındaki kağıt yığınlarını olabildiğince en yüksek piksel ile tane tane seçebiliyorlardı. Ne dürbüne ihtiyaç bırakıyor, ne de büyütece iş yüklüyorlardı.
Sondan üçüncü zarfı sesledi çavuş: “Mehmet Sever”, ardından "burda" haykırışı, kuş kanadına binip, alınıp tekrar sırasına geçiş ve sessizlik. Sondan ikincisi: “Yaşar Duyar”. Ve son bir; artık son zarf. Lifli bitkilerin selüloz liflere ayrıştırılmasıyla elde edilen hamurdan mamul son beyaz kağıt parçasının kilitlendiği son beyaz kağıt kutusu. İçtima alanında mektubu gelenlerin, arkadaşlarını kıskandırmamak, üzmemek, kendi sevinçlerini candaşlarının fark edipte kederlenmesine mani olmak çabası herkesin itiyadı olmuştu. Ancak, kalplerinin tik taklarını mertlikleriyle sarmalayıp duyurmak istenememelerine rağmen, bu civanmertlerin kalplerindeki çırpınmanın dışında hiçbir ses, hatta âna saygısından az önce kesilen rüzgâr dahil hiçbir nida ve kıpırtı yoktu. Nihayet: “Doğan Kuloğlu” seslenişi ve ardından suskunluğuyla kahreden o sessizlik.
Hani yer çekimi ait olduğu Mülkün Sahibi tarafından yaratılmasa, hatta aksine O, varlıkları gök çekimine tabi kılıp da semaya doğru itiverecek bir kural koysaydı dahi, botların sarmaladığı ayaklar nasıl toprağa gömülüveriyor; omuzlar dizlerin seviyesine nasıl erişiyor; göz kapaklarındaki en geniş açılma becerisi nasıl evladını kaybeden babanın sırtını sıvazlayan dost eli gibi teselli ediveriyor, görülseydi. Şahit olunabilecek daha kaç çeşit kahreden manzara olabilir ki, bir çift gözün görebileceği? Anlatmak yaşamaktan zor, yaşamak da adeta son nefesi verir gibi bir hal; başka değil.
Rahat pozisyonda, biri diğerini bileğinden sıkan arkadan kavuşturulmuş, kendisinden başka bir varlık tutmayan ellerin sahiplerinin dudaklarının arasından, komut almışlar gibi yine aynı anda ve yine tek nefeste, hüznün fısıltıya yakın tonunda, ağızlardan dökülen, yanmış iki kelime sökün ediyordu: “Yine gelmedi.” Diyarbekirli Yusuf Tapan, Ahmet Yamacı'ya "yanına Bedri Ayseli'yi al da oraya git" demiş, Bedri Ayseli de hürmetinden sessiz kalarak yiğitlerden birine el vermiş gibi, buğulu sesli bu yiğit de ustalara saygıda kusur etmeden mırıldanmaya başlamıştı. "Kerpiç kerpiç üstüne düzdüm bir sıra, Leyla'dan haber aldım gitmiş Mısır'a, Kuzu olup..." Sıradanlaşmış bir cümle var ya hani, "sözün bittiği yer" diye, işte o yer burada tam bir anlam ifade ediyor; tarifi de mümkün görünmüyor.
Aşkın ederi, ümidin kıymeti, özlemin fiyatı, hasretin karatı, muhabbetin değeri kaç dünya pahasına denk gelir ki? Zihinleriniz farklı hesaplarla aynı değersiz ücreti bulmaya çalışadursun, sanki yine komut almışlar gibi, ve evet yine aynı anda ve yine tek nefeste, bu sefer kederin fısıltıya yakın tonunda, türkü biter bitmez ağızlardan, yirmilik diş çekilir gibi başka iki kelime sökülmüştü: “Sattın hayallerimi.”
Evet, işte yine o meftunu olduğu koku geldi, kapısını çaldı. Lakin, burnunun direği sızlarken, aynı lezzetli hissi alamamıştı. Zaten hep böyle oluyordu. Buradan, bu sahneye mahsus olmak kaydıyla yas alanından ayrılana kadar, kalbindeki çare ihtimaliyle ümitli bekleyişinin sukut-u hayalle yer değiştirdiği mekanda, hiçbir koku varacağı yere ulaşamadı; ne diğerlerine ne de ona. Ne zaman günün son şükrünü edip, yatağa girip, uyuyacaktı; yasemin ve hanımelinin düetini hissetmesine mani olan burnundaki sızlama mesaisi ancak o zaman bitecekti, daha doğrusu o günkü seans için nihayete erecekti.
Bir köşeye çekilmişlerdi. Bazıları tütün dumanıyla dolan ciğerlerden çıkan, asumana bile sığmayacak hacme sahip hava, içtima alanına sıkışıvermişti. Bu ciğerlerden biri vardı ki, onun yükü hiç hesaba kitaba gelip taşınacak cinsten değildi:
“Sabahtan uğradım ben bir fidana,
Dedim: Mahmûr musun? Dedi ki “Yok, yok…
Ak elleri boğum boğum kınalı,
Dedim: Bayram mıdır? Dedi ki “Yok, yok …
Dedim: Bayram mıdır? Dedi ki “Yok, yok …
Dedim: Emrah nendir? Dedi: Kulumdur.
Dedim satar mısın? Söyledi: ......."
Dedim satar mısın? Söyledi: ......."
İşte bu gönlü yanmış ciğerden, "söyledi"den sonra gelmesi icap eden kısmı söyleyecek nefes çıkamadı. Dil ve dudaklardan, Emrah'ı ümitvar eden "Yok, Yok..." gelemedi. Sadece, birbirine yoldaş olmuş kısa ve kesik kesik üç hıçkırık döküldü. Döküleni herkes, hepsi duydu. Aslanlar'ın Yatağı'nı kucaklayan ağaçların yaprakları arkalarını dönmüş, Aslanlar'a Döşek'lik eden toprak yüzünü arzın merkezine çevirmişti. Aslanlar'dan birinin bakabilmeye mecali olsaydı, Yiğit'in sol gözünden düşen tek damla yaşı da görebilirdi. Yalnız Allah gördü.
4 Nisan 2026
Engin Mutlu
0 yorum:
Yorum Gönder