6 Nisan 2026 Pazartesi

Pazartesi, Nisan 06, 2026 - 0 Yorum

Yâreli Aslan(lar)!

 

Kan ter içinde kalmıştı. Fasılalar dahil yedi saattir eğitimdeydi. Farklı usullerle; yürüyüş, hızlı ritimde koşma, toprağın kokusunu tadacak kadar hemhal vaziyette silahlı sürünme, silahla hasret bastıran kucaklaşmalar ve gırtlakları kulakların dibine yapıştıran, koro meşkiyle kahraman tarifli marşlar. Aralarda çay, sigara, belki bir poğaça, yanında birkaç kuple türkü ya da kanayan özlem hatırası şiirlerden birkaç dize. Sonra yine ter, yorgunluğu bıktıran ama halk oyunu tadında biteviye hareketler.
 
“Kıta dur” direktifinin ardından tüm birlikten, tek enstrümandan çıkıyormuş gibi tek bir ses geldi. “Rahat” komutunun peşinden, tevhit olmuş aynı ses, bu sefer başka bir tonda yankılandı içtima alanında. Ses, soluk kesilmişti. Birtek, ıhlamur kokusunun iştirak da ettiği hafitten bir rüzgar esintisi can kardeşlerin yüzlerindeki tozu ve teri silmek ister gibi alınlarını öpüyordu. Lakin, kalplerin tıkırtısını, o müthiş sesleri duymalıydınız. Hele de onunkini; kalbi sanki yayığın içinde çalkalanan sütün içine düşmüş, ileri itildiğinde itenin bulunduğu kısma, geri çekildiğinde itenin uzağındaki kısma çarpıyormuş, bu darplarda patlayan büyük ses sütün hışırtısında aklanıp, paklanıp kayboluyormuş gibi; sadece kalbe ve Sahibi'ne malum, süreyyaya sığmayan bir yakarış; aman Allah’ım.
 
Bulundukları alanın doğuya bakan tarafı yatakhaneydi. Mühendis ölçse dikdörtgen, emlakçı baksa kare, bahçıvan dolaşsa yamuk diye hüküm vereceği zeminin diğer üç tarafı ise iki katlı apartman boyundaki ağaçlarla çevriliydi. Kalanı boş meydan oldukça geniş, düzenli ve temizdi. Birden ilk geldiği günün sabahını hatırladı. Baharın ilk günlerine denk gelen o sabah, uyanıp namazını kıldıktan bir süre sonra, güneş ışığının, koğuşun penceresinden aldığı müseade ile on iki kişilik odayı sonra da yatağının üstünü okşar gibi süzmesi çok hoşuna gitmişti. Ettiği şükrün hediyesi olarak düşünmüş, hatta hep böyle kabul etmişti.
 
Güneşin milyonlarca yıldır aynı araziyi, onlarca yıldır aynı mekanı, aynı şekilde vazifesi icabı nimetlendirmesine rağmen, böyle kabul etmeyi tercih etmesi, “burada bulunma sebebimin kutsallığına işaret ediyor” diye şükrettiği şeylerin sırasına koymasındandı. Teşekküre başlamasının hemen ardından, havalansın diye açtığı camdan bir başka huzur ve şükür sebebini hissetmişti. Boş zamanlarında istirahat amacıyla da kullandıkları, bilindik tarifle yiğitlerin harman oldukları alanının üç yanını kucaklayan  ağaçlardan gelen o enfes kokuyu.
 
Ağaçların türünden ya da cinsinden pek anlamazdı. Hemencecik bilebildiği iki ağaç vardı; biri kavak diğeri çam. O kadar ki çınar ve akasya ağacını birbirinden ayıramaz, bazan birinin adıyla öbürüne Hüseyni bir gazel, bazan da diğerinin adıyla ötekine muhalif hoyratla seslenirdi. Ha unuttum, bir de söğüt ağacıydı yakinen tanıdığı. Onu da ilk olarak köyünde görmüş, yazın tüm ısısını ve ışığını saçtığı düm-düz ovada, altında serinlerken eşlik ettiği hicaz uzunhava sebebiyle sevdiklerinin listesine almıştı.
 
Şimdi tüm merakı, camdan dışarı baktığında alacakaranlıkta tanıyamadığı bu ağaç öbeklerinden hangisinden geliyordu, bu bereketli şafağa lezzet katan rayiha. Gerçi, Yaratan’ın sabah ziyafeti olarak ikram ettiği bu kokunun hanımeliyle ıhlamur ağaçlarının düeti olduğunu ancak bir kaç gün sonra öğrenmişti ama ne orada kaldığı süre zarfında, ne de hayatının sonraki yıllarında, çiçekleri yoksa ve kokuları kesilmişse ayırt edememeye de devam etmişti. Kavak, çam, söğüt; muhteşem üçlüsünün yanına, tanıyamasa da görünmez, kaybolmaz ve bilinmez iki can yoldaşı kılmıştı hanımeliyle ıhlamuru.
 
İşte, günün soluk soluğa bırakan safhasını bitirmiş, son derin nefesler ile ciğer körüklemelerine veda etmek üzereydi. Birliğin yazıcısı elindeki zarf tomarının en üstünden başlayarak, takıma istikamet veren astsubay edasını takliden isimleri okuyordu. “Alican Dostoğlu.” İçindeki heyecan, sanki yangın yerine dönen botlarının içine benzin dökülüyormuş da ismi söylenirse aniden soğumaya geçecekmiş gibi alesta bekliyordu. Bölüğün ancak onda biri kadar kalabalık zarflar azaldıkça, heyecan, yerini akibetine koşan ceylan hissiyatı gibi çökertiyordu. Bu his, bunca fiziki yorgunluk sebebi hareketlerin yapamadığını yapmaya başlamıştı.
 
Az önce, bıraksan; yüce dağları tepeye, koca tepeleri ovaya tahvil edecek yiğitlerin omuzları, isimler okundukça, sevdasının üzerine toprak atan fani bir kulun küreği tutan ellerinin uyuştuğu gibi ağır ağır aşağı doğru sarkmaya başlamıştı. İsim okuyacağı zaman, yazıcı çavuşun ağzının harekete başlamasıyla kendisine sesleneceği zannındaki heyecan, soyad söylenirken olduğu yerde çakılıyor, tomarın altındaki her zarf en üste ulaşınca; kısaca ümit, kırılan hayaller ve çaresizlik olan nakarat döngüsü, art arda, zincire halka ekler gibi düğümleniyordu. 
 
Her seferinde ilk defa çıkılıyormuş manzarasına sahip bu seyrüseferin, haftada iki gün gerçekleşen bu umut ayininin yakıcılığını, ilk geldiği günden bu yana hislerinin canlanmasını sağlayan hanımeli ağacının kokusu bir nebze de olsa teskin ediyordu; hem onun hem de bu yataktaki diğer aslanların. Değilse yürek dayanmaz bir zamanda, zihinlerin çatlamaması işten olmayacaktı.
 
Bu ahval ne çetin bir imtihandır bilir misiniz? Ya da şöyle sual edeyim, hiç böyle bir zorlu sigaya çekildiğiniz oldu mu? Bir saniye içinde hislerin artı sonsuzdan eksi sonsuza kavuşması; duyguların, atmosferin uzaya komşu olduğu son çizgiden, arzın en merkezindeki hararetin olduğu katmana son sürat ulaşıp, çaresizce diz çökmesi, boyun bükmesi. Asrın şımarık hastalığı stres, zamanın ukala mazereti agresiflik, çağın zevzek bahanesi hiperaktivite, bilcümle ne kadar endüstriyel marazlar varsa gelsinler; bu nadide ruhlara, hislere, zihinlere ve nihayet kalplerine talebe olsunlar da alyuvar ile akyuvara yoldaş olan özlemlerini dindirmek arzusunda olan aslan yüreklilerin önünde, amel defteri sol ellerindeki günahkar kullar gibi peşiman olsunlar. Psikolojik vaziyet nice bir ahvaldir, duygu durum ne manaya gelir, ruhi bozukluk nasıl bir süreçtir; onların gönüllerinin huzurunda, had bilmezlikleri sebebi ile utançlarından yerin dibine giriversinler.
 
Biri helalinden, öbürü kıymetlileri ana-babasından, bir başkası ya yavrusundan ya sevdalısından, diğeri; ya atasından, yurdundan, evinden-barkından ya da arkadaşından, dostundan müjde niyetine bir mektup arzuluyordu. Ne bileyim, belki de nizamiye kapısından girerken arkada bıraktıkları her ne varsa onlardan bir cümle merhamet, birkaç kelime ümit, ayrılığı teskin edecek birkaç kelam, hasreti pansuman edecek hayırlı bir söz, tatlı bir haber beklemekteydi. Hani diyelim oldu da ulaştı; kelime yumaklarının gömüldüğü cümlelerin üzerini örttüğü her kağıt, her zaman mutluluk vermiyordu ya, neyse, bu bahis ayrı bir meseledir.

Bir elin parmaklarının yarıdan bir fazlasını geçmeyecek sayıda aslan parçaları vardı ki; ne haberini alabileceği bir can, ne de halini ayan edeceği bir nefese sahip değillerdi. Lakin neticesi olmayacak olsa da kardeşlerinin bekleme sevincinden pay almak, sevinenin neşesine ortak, mahzun olanın kederine yoldaş olmak arzusuyla birliğin düzenini, dayanışmadaki mutluluğun insicamını bozmamak için, ne bir eksik, ne bir fazla, tıpkı yek diğerinin taşıdığı ruh haliyle öylece duruyorlardı.
 
Son zarf yaklaştıkça gözler öyle keskinleşiyordu ki; manganın en önündekinin iki metre önünde pozisyon almış bedene ait bir çift elin parmakları arasına sıkışmış, milim kalınlığındaki kağıt yığınlarını olabildiğince en yüksek piksel ile tek tek seçebiliyorlardı. Ne dürbüne ihtiyaç bırakıyor, ne de büyütece iş yüklüyorlardı.
 
Sondan üçncü zarf: “Mehmet Sever”, ardından "burda" haykırışı ve sessizlik. Sondan ikincisi: “Yaşar Duyar”. Ve son bir, artık son zarf, lifli bitkilerin selüloz liflere ayrıştırılmasıyla elde edilen hamurdan mamul son beyaz kağıt parçası. İçtima alanında mektubu gelenlerin, arkadaşlarını kıskandırmamak, üzmemek, kendi sevinçlerini candaşlarının fark edipte kederlenmesine mani olmak çabası herkesin itiyadı olmuştu. Ancak, kalplerini tik taklarıyla sarmalayan bu civanmertlerin kalplerindeki çırpınmanın dışında hiçbir ses, hatta âna saygısından az önce kesilen rüzgar dahil hiçbir nida ve kıpırtı yoktu. Nihayet: “Doğan Kuloğlu” seslenişi ve ardından suskunluğuyla kahreden o sessizlik.
 
Hani yer çekimi ait olduğu Mülkün Sahibi tarafından yaratılmasa, hatta O varlıkları gök çekimine tabi kılıp da semaya doğru itiverecek bir kural koysaydı dahi, botların sarmaladığı ayaklar nasıl toprağa gömülüveriyor; omuzlar dizlerin seviyesine nasıl erişiyor; göz kapaklarındaki en geniş açılma becerisi nasıl evladını kaybeden babanın sırtını sıvazlayan dost eli gibi teselli ediveriyor, görülseydi. Şahit olunabilecek daha kaç çeşit kahreden manzara olabilir ki bir çift gözün görebileceği? Anlatmak yaşamaktan zor, yaşamak da adeta son nefesi verir gibi bir hal; başka değil.
 
Rahat pozisyonda, biri diğerini bileğinden sıkan arkadan kavuşturulmuş, kendisinden başka bir varlık tutmayan ellerin sahiplerinin dudaklarının arasından, komut almışlar gibi aynı anda ve tek nefeste, hüznün fısıltıya yakın tonunda, ağızlardan dökülen iki kelime sökün ediyordu: “Yine gelmedi.”
 
Aşkın ederi, ümidin kıymeti, özlemin fiyatı, hasretin karatı, muhabbetin değeri kaç dünya pahasına denk gelir ki? Zihinleriniz farklı hesaplarla aynı ücreti bulmaya çalışadursun, sanki yine komut almışlar gibi aynı anda ve tek nefeste, kederin fısıltıya yakın tonunda, ağızlardan bu sefer başka iki kelime sökülmüştü: “Sattın hayallerimi.”
 
Evet, işte yine o meftunu olduğu koku geldi, kapısını çaldı. Lakin, burnunun direği sızlarken, artık aynı lezzetli hissi alamamıştı. Zaten buradan ayrılana kadar, bu çaresiz ve ümitsiz bekleyişlerin sukut-u hayalle yer değiştirdiği, kalplerin bu sahneye mahsus olmak kaydıyla yas alanında hiçbir koku onda varacağı yere ulaşamadı. Ne zaman yatağa girip, şükredip uyudu, hanımelinin kokusunu almasına mani olan burnundaki sızlama mesaisi ancak o zaman bitecekti, daha doğrusu o gün için nihayete erecekti.
 
Bir köşeye çekilmişlerdi. Sigara dumanıyla dolan ciğerlerinden çıkan, asumana bile sığmayacak hacme sahip hava, içtima alanına sıkışıvermişti. Bu ciğerlerden birinin, onun yükü ise hiç taşınacak cinsten değildi:
 
“Sabahtan uğradım ben bir fidana, 
Dedim: Mahmûr musun? Dedi ki “Yok, yok…
 
Ak elleri boğum boğum kınalı,
Dedim: Bayram mıdır? Dedi ki “Yok, yok …
 
Dedim: Emrah nendir? Dedi: Kulumdur.
Dedim satar mısın? Söyledi:  ......."
 
İşte bu yanık gönül, "söyledi"den sonra gelmesi icap eden kısmı söyleyemedi. Sadece, kısa ve kesik kesik üç hıçkırık duyuldu. Aralarından birinin bakabilme cesareti olsaydı, sol gözünden düşen tek damla yaşı da görebilirdi. Yalnız Allah gördü.


4 Nisan 2026
Engin Mutlu

0 yorum:

Yorum Gönder