0 Yorum
Aşk vü Kahve vü ...!
Sac mı olur, tava mıdır, yoksa büyükçe bir kazan mı mühim değil. Ama sergüzeşt-i hayatı, fark edilmeyen bir ısı artışıyla yeşil çehresinin,
adını verdiği renge dönüşü süresinde hissettiklerini düşünürüm içmeden önce, fincanı koklama seremonisini icra ettikten sonra...
Aşk böyle bir şey olmalı, derim; mutluluk vermek iştiyakıyla kendinden geçmek. Kavrulmak, ama kokunun da tadının da muhatabını mesut etmesini keyifle seyrederken, hangi ateşlerde kaç kez yandığını fark ettirmemek.
Son yangınını, öncesi ve sonrasıyla anlatmamı ister misiniz bu divanenin? Müsaade buyurun, bir yudum daha alayım dostumdan… Ve işte son sahne… Onun dilinden…
"Haftalardır rahmet damlası düşmemiş, girinti-çıkıntılı çorak toprağa benzeyen sert zeminden ayrıldığımın üzerinden çok geçmemişti. Sadece ayaklarımın altında değil, başımın üstünde de aynı çorak sathın, mütemadiyen dönüp durmasından. Şayet olsaydı, kollarımın etrafında da vardı derdim ama anladınız siz; tüm vücudum hem dönüyor, aynı zamanda da eziliyordu. Tıpkı âşıkın, sevgilisinin yörüngesinde savrulması; pervanenin ateşin etrafında turlaması gibi. Ufalandım, ezildim ve nihayet eski diriliğim kalmayana kadar parçalandım; un ufak oldum. Canım yandı yanmasına da olmayan kulağıma gelen şu ses, bütün sızımı ve ıstırabımı bir anda dindirdi. “Allah’ım bu ne harika bir koku, insanın ruhunu dinlendiriyor.” Bir daha kokladı, bir daha söyledi. O içine çektikçe, ben kendime geliyordum ki ıslandığımı fark ettim.
Bu defa, sanki havz-ı kevserdeymişim de arınıyormuşum gibi ya da semadaki Mevlevî gibi; hem dönüyor hem virdimi zikrediyordum. Ta bulunduğum yere ısınmaya başlamıştım ki taneciklerimin de ısındığını fark ettim; ağır, ağır. Öyleymiş, bu meşk böyle olursa makbul olur imiş; yavaş yavaş, ağır ağır ve sakince… Değilse çiğ, lezzetsiz, tatsız ve kıvamsız olurmuşum.
Hikayem birazdan bitecek, nihayete erecek ermesine de öncesinde bir hususu daha zikretmek isterim. Benim yuvamdan ayrıldıktan sonra kavrularak başlayan ömrüm, değirmenlerde ufalanmamla ve nihayet yanarken yıkanmamla bittiğinde insan, benim arz edilmemin akabinde ikram edene, ömrünün neredeyse yarısını minnettarlık hissiyle geçirmeliymiş. Bu kadar kıymetliymişim, hatır sebebi, kadr-ü kıymet vesilesi imişim ya, bu da bana şükretmem için kafi gelir. Değerinin takdir edilmesi manasına gelen güzel bir teşekkürden, mütebessim bir çehreden daha lezzetli ne var ki şu kısacık hayatta? Vefadan daha muteber bir mücevher var mı alemde? “Ahd'e Ahit'le Ahit'li Vefâ” göstermek olan şükürden daha yüce bir hissiyat olabilir mi?
Neyse dostlar, bu son yangınım çok uzun sürmedi, ama artık ben de kendimden geçmiştim. Son taneciklerim de yumuşamış, iyice ezilmiş ve suyun içinde eriyip gitmişti. Geriye bir rengim, bir Rabbimin verdiği tat, bir de gözyaşlarım kalmıştı. Balon balon köpürmüş ve bu son seyr-ü seferde artık mecali kalmamış bendenizin son anlarındaki son ahvali böyleydi işte; damla damla köpüklerden müteşekkil göz yaşlarımla süslenerek üzerimin örtülmesi. Yine ve son kez, olmayan kulaklarıma yine o, sözleri Ülkü AKER’e ait, Selahattin SARIKAYA bestesi uşşak lâhûtî mûsikî Nuri SESİGÜZEL’in sesiyle yanaşıp, yaklaşıp, fısıldamaya başladı."

0 yorum:
Yorum Gönder