Cuma, Ocak 17, 2025 -
0 Yorum
0 Yorum
Epey; Kala mıdır, Karat'landırılmış mıdır?
Salise, saniye, dakika, saat; günler, aylar, asırlar; kaç kere sıraladım, bilmiyorum. En kısasından, baştan başladım en uzun olanına kadar, yerini bulamadım. Sondan başladım, rakamlarla izah edilemeyecek kadar uzun olanından; ta varlık alemini ol diyenin olduruvermesinden. "göz açıp kapanıncaya kadar" diye tarif edilenine kadar denedim ama bu dört harfli kelimeyi 15 milyar yılın içerisinde bir yere yerleştiremedim. Hele ki Her Şeyi Yaratan'ın Bekâ'sı aklıma gelince epey bir afallatıyor bu "epey" kelimesi beni. Ancak Sübhânallah deyince çıkabiliyorum işin içinden, gayrısı zevâiddendir.
Sahi, yalnızca canımın dostları; canımı ancak canları istediğinde fark eden ve seven can'lı varlıklar; epey kelimesinin zaman dilimindeki kıymeti nedir, sayısal olarak değeri nereye isabet etmektedir? Dakika ile saatin arasında mı olmalı, yoksa nebulaların dönüşümü ile galaksilerin yaratılması arasındaki bir süreye mi işaret ediyor?
Yoksa, "geçe"yi sayarak, "kala"yı kullanarak mı uygun bir yere yerleştirmek icab eder? Epey'i beş geçe, epey'e bir milyar yıl kala! Yahut zaman, "karat"la mı daha doğru ölçülür, "tutam"la mı? Bilemedim. Deyiverin hele, bu kelimeler nice bir ölçü birimidir ki dillerde pelesenk haline geliyor da dönümlerce ve dönemlerce mekan sahibi olup kalabiliyor?
Evet, zamanı dilimleyen "ezan ile salâ arası" diye bir vakitten bahsedildiği de kulağıma geleneler arasındadır. Bu minvalde şunları da işitmişliğim vardır: İki bayram arası; iki nefes arası; bir solukta; iki arada bir derede; üç günlük dünya; iki satır dertleşmek; ikide bir söylemek; iki söz, bir pazar; dokuz ölç, bir biç; vakti dolmak; başını kaşımaya vakti olmamak; vakti, saati gelince; sitte-i sevir, her saati bir devir; bir saati bin saat, bin saati bir saat eden Allah ve hâkezâ niceleri. Hepsi bir süre ifade ediyor da "epey, kala, geçe" bunların hangisinin neresinde ikamet eder, var mı cevap verebilecek bir ehl-i hâl ve vakt?
İnsanların Kelâm-ı Kadîm dediği Kitap'ta yazarmış; Hızır namıyla maruf, Aleyhisselam bir hazret varmış. Asırlardır belki de zaman-ı Adem'den (as) beri yaşayan bu mübarek, kâhir ekseriyeti iki haneli rakamlarla ifade edilen bir süre hayat sürenlere zaman zaman selam verir hatır sorar, hâllerini yoklarmış. Hz. Nuh Aleyhisselam diye bir peygamber, bin yıl ömür sürmüş. Yine Ashab-ı Kehf namıyla müştehir, bir mağarada bir kaç asır uyuyan arkadaşlar olmuş. Ve yine mesela bir seferinde bir kağıt parçasının üstüne nakşedilmiş halde bir mevkutede görmüştüm; Zaro Ağa diye bir kul 157 yıl yaşamış. Cem'an 44 sultan (10 Osmanlı padişahı, 28 sadrazam, 1 cumhurbaşkanı, 5 başbakan) görmüş, altı savaşa katılmış, bir çok kez evlenmiş.
Kainat 15 milyar yıl yaşında ama mayıs sineği yirmi dört saatten az, işçi arı ile kaya balığı ise yaklaşık iki ay ömre sahipmiş. Takdir gereği ancak bir nefeslik ömrü olan canlıların da bulunduğunu duymuşluğum vardır. Sözüm meclisten dışarı bu fakirin hayat serencamı ayrı bir bahis konusudur, lakin şimdi takıldığım nokta şurası: Bunlardan hangisi "epey" ile izah edilir ya da hangisi "epey" bir süre olarak ifade edilmeli, anlatılmalıdır?
Beklemek fiili icra edilirken; bulunulan mekanın düzenini, konumunu ve bunlarla varlığın kendisi arasındaki mevkiini ölçüp tartmayı, anlamayı ve tanımayı sağlarmış. Mesela; önce cirminin işgal ettiği sathı incelersin; düz mü, sıcak mı, dar mı, ıslak mı vesaire? Sonra irtibat kurabiilmek ve yabancılık hissinden kurtulmak için kendine benzeyenleri aramaya başlarsın; "rengi nasıl, tavrı nedir, gölge mi oluyor, aydınlık mı veriyor?" Güvenlik kaygısıyla zihninde; "sırtımı dönsem beni tutar mı, yoksa muhteviyatı muhtelif mamul hançeri nasibim mi kılar; içimdeki samimiyeti mi soğurur, can şenliği mi olur" benzeri vesveseli sualleri döndürürsün? Ardından, iradesiz bilumum varlıklarla, var ise gelip giden sözüm ona can'lıları rasat etmeye başlarsın; zaman kendini ağır ağır tattırdıkça ve taşıttırdıkça.
Gitmişti ama giderken hacminden beklenmeyecek kadar büyük bir parçayı koparıp, kopardığından daha büyük boşluklar bırakarak gitmişti ufaklık. Fark ettim ki; artık bu durakta geldiğim ilk andan daha küçük bir boşluk dolduruyordum; kim bilir belki de ufaklıktan kalan kayda değer bir boşluk olmamıştı da hislerim nedeniyle cüssemin boşlukta kapladığı alan küçülmüştü.
Enteresan olan ise, görüş alanım daralmış, etrafım olabileceğinden ve alabileceğinden daha kalabalık hale gelmişti. Ve gelen önümde sıra oluyordu. Halbuki sıra denilen istif usulü, erken gelenin avantajlı vaziyette olmasını gerektirmez miydi? Şöyle söylemişti can'lı, kan'lı, ruh'lu ve kelam'lı varlıklardan birisi; hak varmış, hukuk varmış, erken gelmek önemsenirmiş, erken gelene hiç sorgulanmadan öncelik verilirmiş. Hatta ne demekse "kul hakkı" diye yüksek kıymete haiz bir makama bile oturtulurmuş, zamanı vaktinde ve verimli kullananlar. Halbuki iş bu aciz, her gelenin akabinde biraz daha sıkışıyor, eziliyor ve gözlerden ırak düşüyordu.
Gözeneklerimi son kez yokladığımda, insanların poşet dedikleri bana kefen kıyafetin içindeydim. Taş olmaya bile layık olamamış beton gibi, tepeden tırnağa suni yeşil ağırlıklı muhtelif renklerle kaplanmış plastik dört duvarın içindeydim. Etrafımda, nefsi mutlu etmeyi emretmek merkezinde seyelan eden kalabalıklar için fani ve faydasız ne tür ihtiyaç varsa "tüketilmiş"olarak duruyordu. Tıpkı, insanı değil de beşeri yaşatmak için kodlanmış hayatların teneffüs ettiği; mahalle olmaktan utandığı için Avrupa şatoları hüviyetine bürünmüş, dikenli çerçeveyle kıstırılmış yalnız ve izole yapı'ların gözden ırak bir köşesinde, konteyner nâm mekâna atılmıştım.
Aktardılar, yüklendiler, taşıdılar ve kör bir kuyuya attılar. Nimet olmasına sebep renklerinin çoğunu kaybetmiş, kahverengimsi pörsümüş bedenlerle birlikte, bana hayat kadar beyaz, insanlara kara görünen toprağıma, mahrecime, vatanıma dönmüştüm.
İnsnalar sohbet ederlerken duymuştum; "son nefes" diye bir zaman dilimi varmış. Bir tür can'lı varlıklar, o dilimde dillerinde, "karat"ı tespit edilemeyecek pahaya sahip bir isme işareten bir cümle söylemek arzusunda olurlarmış. Halbuki ben hatta bilcümle hepimiz, hayat serencamımızın tümünde, "epey" uzunca ve sürekli hep söyleriz; itiyadımız budur. Bendeniz de aslıma rücu etmeme az "kala" son kez, yeni hayatımın berzah kapısını biraz "geçe" ilk kez, "epey" büyük bir zevkle söyledim: Allâhu Allah, Lâ İlâhe İllallah. Ve perde kapandı.
Perde tüm faniler için bir gün mutlak kapanacak. Hal böyle iken, ilk nefesi bir "geçe", ahir güne az "kala", arkasındaki hayat düşünüldüğünde "karat"ını düşünmeye bile hacet bulunmayan fena ve fani meta ve maksatlar için canhıraş bir gayretle "epey" mücadele vermek niyedir, hem de bile bile? Ahit, sadakat, vefa, samimiyet, ihlas, dostluk, yarenlik, yoldaşlık, hak vb. "en yüksek karata sahip vasıf"lar bir ömre mi sahiptir? Kullanım süresi ya da şartnamesi mi vardır? Mesela; "neyi ne kadar geçe" başlayıp "neye ne kadar kala" bitmeleri gerekir?
Bilcümle mahlukat, var olduğu sürece; ahdine sadık, vefaya yaren, yoldaşıyla samimi, Rabbine muhlis, dostuna nazır kalır. Lakin insan olmayı hatta beşer kalmayı bile beceremeyen bir tür var. Niçin, ne sebeple ve ne maksatla gaflette durur; epey bir süredir çözemiyorum.
Yokluk aleminde varlık "kara"daydı. Hayy-ı Kayyûm hayat bahşetti; "beyaz" oldu. Ruha; alemînine ve avâlimine, kainata; nüfûsuna ve enfüsüne, dünyaya; hayatına ve hayavâtına, berzâha; ecsadına ve ervâhına, âhirete; ibâda ve hesabına; cennete, cehenneme ve sâkinûnuna böylece rahmet etti; Elhamdülillah etti etmesine de denmiştir ki; "Cehennem dediğin dal odun yoktur; herkes ateşini bile götürür.¹"
"Ey nefsim âgâh ol" diye seslendikten sonra; "beyaza kara çalmak; ne büyük bir aldanış" diye fısıldayabildim, kalan son dermanımla; topraklandığımda...
16 Ocak 2025
Engin MUTLU
-----
¹ Ali Ekber Çiçek, Sabahtan Uğradım Ben Bir Figana.
-----
📷Fotoğraf Hakkında:
- Engin Mutlu
- Örtün Üstümü Örtün
- Mudurnu
- 2025
- Canon 80D
- Engin Mutlu
- Örtün Üstümü Örtün
- Mudurnu
- 2025
- Canon 80D
______________________________

0 yorum:
Yorum Gönder